Haberler

Grid List

20-27 Eylül tarihlerinde tüm dünyada iklim değişikliğine karşı küresel iklim grevi ilan edildi. Dünyanın hemen her yerinde grevler ve etkinlikler gerçekleşecek. Öğrencilerin başlattığı küresel başkaldırıya bu sefer yetişkinler ve emek örgütleri de katılıyor. Küresel İklim Grevi haftasında, 136 ülkede 5 bin 600 eylem ve etkinlik gerçekleşecek.

Diyarbakır, Mardin ve Van illerinin seçilmiş HDP'li belediye başkanları görevden alındı. Üç belediyeye kayyum atanması, Türkiye’nin ABD’yle birlikte Suriye’de “güvenli bölge” için askeri harekâta hazırlandığı bugünlerde, devletin bir çözüm girişimine ya da diyalog sürecine kapıyı aralamak istemediğini gösteriyor. Devlet, kayyum müdahalesiyle birkaç mesajı aynı anda vermiş oldu. Birincisi, HDP’nin seçimlerde AKP-MHP karşıtı blokta yer almasının ve “tarafsız kalmamasının” hesabını bu yöntemle soruldu, “İstanbul’u kaybetmeme neden olursan, Diyarbakır’dan olursun” denildi.

"Hepimiz Göçmeniz - Irkçılığa Hayır" kampanyası aktivistleri, İstanbul'daki İtalyan konsolosluğuna bir protesto mektubu iletti.

İstanbul'da düzenlenen Marksizm 2019 toplantılarının üçüncü gününde, tüm dünyada ve Türkiye'de antikapitalist sol alternatifleri güçlendirme vurgusu öne çıktı.

Cuma günü "Stalinizm, Marksizmin bir yorumu mu?", "Corbyn'den Ocasio-Cortez'e dünyada sosyalizmin yükselişi", "Trump bir dünya savaşını göze alabilir mi?" oturumları oldu.

Sunumlardan öne çıkanlar şöyleydi:

Stalinizm, Marksizmin bir yorumu mu?

Dila Ak: "Karşıdevrimden sonra işçilerin devlet üzerindeki kontrolü azaldı"

Lenin, her zaman “Rusya’da tek başına devrim olmaz, kendimizi daha büyük bir devrim için hazırlamalıyız” demiştir. Lenin “Rusya’da bir süre devlet kapitalizmi uygulayalım, işçiler bizi anlar” da demiştir.

Ama 1917 Ekim Devrimi sonrasında Bolşevik Parti hükümeti, kendisini emperyalistler ve onların müttefiki Beyaz Ordu ile büyük bir savaşın içinde buldu. Bu savaşta Bolşevik Parti kadroları ve proletaryanın önemli bir kesimi öldü. Savaşın getirdiği açlık ve yoksulluk, sağ kalan işçilerin önemli bir bölümünün kentleri terk etmesine, kırsala dönmesine yol açtı.

Bolşevik Parti savaş döneminde ve sonrasında devlete egemen oldu. Tek parti yönetimi oluşturuldu. Kızılordu, ihtiyaçlarını karşılamak için eski Çarlık dönemi subaylarını işe aldı. Gizli polis teşkilatı ÇEKA, insanları sorgusuz, mahkemesiz cezalandırabilen bir kurum hâline geldi. ÇEKA’nın yerine kurulan GPU ve daha sonra KGB, bu tutumu devam ettirdi.

Kızılordu ve ÇEKA’nın merkezileşmesi ve güçlenmesi ile proletaryanın devlet üzerindeki etkisi giderek azaldı. Fabrika komitelerindeki işçi sayısı azaltıldı. Grevler yasaklandı, sendikalar baskı altına alındı. Bu süreçte Troçki’nin de içinde yer aldığı Birleşik İşçi Muhalefeti kuruldu, bu hareket olumsuzluklara karşı eleştirilerini dile getirdi.

Petersburg parti sekreteri Kirov’un 1934 yılında şüpheli bir şekilde öldürülmesi, Stalin’in temizlik yapması için bahane oldu. Parti sekreteri Stalin, süreç içinde tüm muhalefeti düşman ilan etti ve yok etti. Ekim Devrimi sırasında Bolşevik Parti Merkez Komitesi üyesi olan kişilerin tümü (Lenin ve Stalin hariç, Lenin 1924’te öldü) bu süreçte öldürüldü. Milyonlarca parti üyesi ve sivil insan öldürüldü.

Stalin dönemi Rusya’da ücret farklarını incelediğimizde, generallerin 15 bin ruble, subayların 5000 ruble, fabrika müdürlerinin 1500 ruble, işçilerin ise ortalama 200 ruble aldığını, asgari ücretin 110 ruble olduğunu görmekteyiz. Bu sayılar bürokratik devlet yapısının ücretler düzeyinde ifadesidir. Ücret farklılıkları dönemin kapitalist devleti ABD’de bu ölçüde değildir. Bir işçi ile bir general arasında Rusya’da 75 kat fark varken, ABD’de bu fark 5 kattı.

Ahmet Yıldırım: "Stalinizm, işçi sınıfına savaş açan yönetici bürokrat sınıfın ideolojisidir"

Stalinizm ideoloji olarak hakim sınıfın fikridir. Hakim sınıfların çıkarı için çalışır. Sadece Rusya’da değil, dünyanın her yerinde hakim sınıfların lehine adımlar atmıştır. İngiltere’de 2. Dünya Savaşı sonrası genel grevin başarılı olmasını engellemiştir. İspanya’da iç savaşta devrimcilerin yenilmesini sağlamıştır. Almanya’da Komünist Parti ile Sosyal Demokrat Parti'nin kavga etmesine ve aradan faşizmin iktidara gelmesine yol açmıştır. Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan’ı işgal etmiştir. Tüm bunlar Stalinizmin eserleridir. Ama 2. Savaş sonrası dünyanın yarısında Stalin’in sözü geçtiği için Troçkistler güçsüzleşmiştir. Stalinizm, işçi sınıfına savaş açan yönetici bürokrat sınıfın ideolojisidir.

Türkiye’de de stalinizmin etkisi çok fazladır. 90’lı yıllarda kamu çalışanları hareketi, en etkili sınıf hareketiydi. Ama stalinistler bu harekete küçük burjuva damgası vurdu, küçümsedi. Stalinistler, Kürt sorununda milliyetçilik yaptı, 28 Şubat darbesinde darbe destekçiliğine soyundu. 1999’da neoliberalizme karşı Seattle’de başlayıp Dünya Sosyal Forumu adı altında yayılan direnişe destek olmadı. 2011 yılında başlayan Arap isyanlarını, emperyalistlerin oyunu diyerek küçümsedi. Suriyeli göçmenlere karşı ırkçılık yaptı. Tüm bunlar stalinizmin milliyetçi, egemen sınıf yanlısı karakterini ortaya koymaktadır.

Marx manifestoda der ki, işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacak. Stalinizmde egemen sınıf yönetici bürokrat sınıftır, ekonomik yönetim tarzı devlet kapitalizmidir. Stalinizm çoğulcu değildir, parti ve tek insan iktidarını savunur, uygular. Biz sosyalistler enternasyonalistler, sınırları yapay olarak görürüz, dünya devrimini savunuruz. Bu konuda kaynak olarak Marx’a, Lenin’e, Rosa’ya, Troçki’ye bakmak gerektiğini söyleriz.

 

Corbyn'den Ocasio-Cortez'e dünyada sosyalizmin yükselişi

Sosyalizmin yükselişi

İkinci oturumda ise Corbyn'den Ocasio-Cortez'e dünyada sosyalizmin yükselişi konuşuldu. Sunumlar şöyleydi:

Roni Margulies: "Ben devrimi savunuyorum"

Dünya sağa kayıyor veya dünyada sosyalizm güçleniyor demenin her ikisi de durumu yeterince açıklamaz. Dünya siyaseti ciddi bir istikrarsızlık döneminden geçiyor. Dünyada sosyalistler için olumlu gelişmeler oluyor. 2011’de başlayan Arap isyanları yenilmişti, şimdi Sudan ve Cezayir’de tekrar başladı. Özgürlük talepleri ile ayaklanan Sudan halkı diktatör Beşir’i kovdu, yerine gelen generali de kovdu. Halk hâlâ meydanlarda, taleplerini savunmaya devam ediyor. Meydanları işgal eden Sudan halkının eylem tarzı Gezi’yi ve Tahrir’i hatırlatıyor.

ABD’de kadınlar son meclis ve senato seçimlerinde önemli başarı sağladı, tarihinde ilk defa kadın senatör seçen eyaletler var. İki hakim partinin (Cumhuriteçi ve Demokrat) ikisinin de sağcı olduğu ABD’de Demokrat Parti içinde iki yıl önce oluşan Demokratik Sosyalistler grubu, bu seçimlerde önemli başarı sağladı, üye sayısı 50 bine çıktı.

Sosyalistlerin önünde bir soru var, reform mu, devrim mi? ABD’deki gibi parlamenter yoldan mı medet ummalıyız, yoksa Sudan’daki gibi aşağıdan bir hareket mi örgütlemeliyiz? Ben devrimi savunuyorum.

Melek Ulagay: "Sarı Yelekliler kendilerini 1789 ile özdeşleştiriyorlar"

Fransa’da Sarı Yelekliler hareketinin bazı eylemlerine katıldım. Hareketin içindeki insanlarla konuştum. Fransa tarihinde üç önemli devrimsel hareket var. 1789 devrimi, 1848 işçi isyanları, 1871 komün hareketi. Sarı Yelekliler kendilerini daha çok 1789 ile özdeşleştiriyorlar, lidersiz bir hareketler. İlk yürüyüşlerini 17 Kasım 2018 tarihinde Paris’te 125 bin kişinin katılımı ile yaptılar. Eylemlerinin ana sebebi dizel yakıta yapılan vergi zammıydı. Hareketin içinde aşırı sağdan veya soldan insanlar var, emekliler, kadınlar var, politik olarak çok geniş bir yelpazeyi içeriyorlar. Sarı Yelekliler, 17 Kasım’dan itibaren her hafta yürüdüler, 16 Mart yürüyüşünde Champs-Élysées'de çatışmalar oldu, dükkanlar tahrip edildi. O tarihten sonra Macron, Paris merkezini eylemlere yasakladı. 23 Mart eylemi banliyöler tarafında yapıldı. 1 Mayıs bile Paris merkezinde yapılamadı. Sarı Yelekliler “Biz Kaliforniya’da sokakta yatan insanlar için de yürüyoruz” diyorlar. 23 Mart eylemine ilk defa siyah insanlar da katıldı.

Ferda Keskin: "Enternasyonal bir sosyalizmi savunmalıyız"

2008 krizi sonrası dünyada iki hareket öne çıktı; birincisi özgürlük isteyen Arap isyanları, ikincisi neoliberal kapitalizme isyan eden eylemler. Bugün Sudan bir özgürlük talebidir, Sarı yelekliler ise neoliberal kapitalizme isyan eylemleridir. 2008 ekonomik krizi, daha sonra politik krize yol açtı. Küreselleşmeyi savunan neoliberalizm, güvenlik kaygıları öne çıktıkça ulusal sınırlarına dönmeye başladı. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yayıldı, otoritarizm gelişti. Reform mu, devrim mi sorusuna devrim demeliyiz, ama nasıl bir sosyalizm diye de sormalıyız. Elbette enternasyonal bir sosyalizmi savunmalıyız.

Trump bir dünya savaşını göze alabilir mi?

Marksizm 2019'un üçüncü gününün son oturumunda ise İngiliz marksist kuramcı, Sosyalist İşçi Partisi'nin (SWP) liderlerinden Alex Callinicos, "Trump bir dünya savaşını göze alabilir mi?" sorusuna yanıt aradı. Toplantının video kaydı şöyle:

>>Alex Callinicos: "Trump bir dünya savaşını göze alabilir mi?"

Marksizm'in ikinci gününde "Sanayi 4.0: Bildiğimiz kapitalizmin sonu mu?", "Gezegen yıkıma uğrarken: İklim krizi durdurulabilir mi?", "Göç ve müzik" oturumları oldu. Konuşmaların özeti şöyleydi:

Sanayi 4.0: Bildiğimiz kapitalizmin sonu mu?

Levent Özyıldırım (DSİP): "İnsansız üretim burjuvazinin bir hayali ama bu doğrultuda bir gelişme olmadı"

Sanayi 4.0 kavramı Almanya’daki teknoloji şirketleri tarafından 2011 yılında ortaya atılan bir iddia. Bu kavram, kendisinden önce üç sanayi devrimi olduğunu ifade eder. Bunlar sırasıyla şöyle: Sanayi 1.0: Buharlı makinenin, çırçır makinesinin, lokomotifin icad edildiği 1800’lü yıllar. Sanayi 2.0: Elektriğin, telefonun, telgrafın icad edildiği 1900’lü yılların başı. Sanayi 3.0: Yarı iletken teknolojilerin, bilgisayarın, elektronik kontrollü makinaların icad edildiği 1960’lı yıllar.

Sanayi 4.0: Tüm teknolojilerin birlikte kullanılabildiği bir dönem, içinde yaşadığımız yıllar. Diğer dönemlerin aksine Sanayi 4.0 döneminde belirgin bir icad yoktur. Pek çok alanda sağlanan gelişmeler söz konusu edilmekte, bu gelişmeler sonucu teknoloji kullanımının devrimsel bir dönüşüm geçirmekte olduğu, işçi sınıfının bu dönüşüm sonucu ortadan kalkacağı ileri sürülmektedir.

Sanayi 4.0 kavramı 2013 yılında Almanya hükümet programına girdi. Çünkü Almanya şirketleri, sanayi üretiminde ileri, robot teknolojisinde Japonya ve Kore’den sonra üçüncü. Ama bilişim teknolojisi konusunda ABD çok ileride, Almanya şirketleri bu alanda da kendilerine pazar bulmak istediler, Sanayi 4.0 kavramını ortaya attılar.

Sanayi 4.0 kavramı içinde en çok tartışmalı konu “yapay zeka” kavramı. Yapay zeka, insansı bir makina değil. Sisteme ne yüklerseniz onun karşılığını aldığınız bir cihaz.

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte sanayi üretiminde robotik ekipman kullanımı son 30 yılda yaygınlaştı. Bu nedenle bazı üretim yöntemlerinde işçi kullanımı sayısı azaldı. Ama yeni iş alanları ortaya çıktı. Tamamen insansız üretim, burjuvazinin bir hayali. Ama şimdiye kadar bu doğrultuda bir gelişme olmadı, hatta çalışma saatlerinde azalma bile olmadı. Sanayi 4.0 dönemi, kapitalist sömürü ve sömürüye karşı mücadelenin şekli açısından esaslı bir değişiklik anlamına gelmiyor.

Özdeş Özbay (DSİP): "Marksistler teknolojiye karşı çıkmazlar"

2008 krizi ABD’de başladıktan sonra Almanya kapitalist pazarda avantaj elde etmek için Sanayi 4.0 kavramını ortaya attı. Çalışma hukukunu Almanya’nın belirlemesi için çalışıyorlar. Sanayi 4.0 için çalışma yapacağını iddia eden her şirket aslında devletten kredi desteği, vergi muafiyeti koparmaya, kâr oranını artırmaya çalışıyor.

Sanayi 4.0 kavramı bazı sosyalistleri de etkiledi. Hardt ve Negri, 2000’lerin başında yazdıkları kitaplarında işçi sınıfının yok olmakta olduğunu iddia ettiler. Ama 20 yıldır, işçi sınıfı ve onun mücadelesi yok olmadığı gibi daha da arttı. Bugün dünyanın ilk 100 şirketinin 80’i gayet maddi üretimler yapıyor, sadece 20 şirket “hizmet” üretimi alanında. Hizmet ürettiği söylenen şirketlerde de insanlar bilgisayar başında veya başka araçlarla emek sarfediyorlar. Bütün emek sarfedenler ve bunun karşılığında ücret alanlar işçidir.

Robotların sanayide yaygınlaşması, kapitalistlerin hayal ettiği hızda gerçekleşmiyor, çünkü ilk yatırım rakamları çok yüksek, kapitalizmin krizleri robotların yaygınlaşmasını engelliyor. Marksistler teknolojiye karşı çıkmazlar, teknolojiyi işçi sınıfı lehine kullanırlar. Gelişen robot teknolojilerinin çalışma saatlerini azaltması için mücadele etmeliyiz.

Gezegen yıkıma uğrarken: İklim krizi durdurulabilir mi?

Marksizm'in perşembe günü ikinci oturumunda ise iklim yıkımı ve buna karşı nasıl mücadele edileceği tartışıldı. Sunumlar şöyleydi:

Nuran Yüce (DSİP): "İklim krizini yaratan da, çözümüne engel olan da kapitalist sistem"

Yokoluş İsyanı ve iklim için okul eylemleri devam ediyor. 15 Mart'ta iklim için okul eylemi tüm dünyada yapıldı, 1,6 milyon öğrenci katıldı. 16 yaşındaki Greta hareketin sembolü oldu. “İklim değişikliği değil, iklim yıkımı var, geleceğimizi çaldınız, yokoluşa sürükleniyoruz” dedi. Greta’nın bu çağrısı milyarlarca insan tarafından paylaşılıyor. IPCC raporlarına göre dünyanın ortalama sıcaklığı son yüzyılda 1,2 derece arttı, bunun 1,5 derecede tutulması hedefleniyor, 1,5 derece hedefi aşılırsa kötü şeyler olacağı bilim insanları tarafından ifade ediliyor. Kalan 0.3 derecelik artış, fosil yakıtlar bugünkü gibi kullanılmaya devam edildiğinde 12 yıl içinde gerçekleşecek. Yani 12 yıl sonra artık dönüşü olmayan bir yola girmiş olacağız.

Bazı araştırmalara göre ise zaten dönüşü olmayan yola girmiş durumdayız. Bugün tüm fosil yakıtların kullanımına son versek, 1,5 derecelik artışı geçmeme hedefini tutturma ihtimalimiz sadece yüzde 66. İklim krizini yaratan da, çözümün önünde engel olan da kapitalist sistemdir. Sürekli büyümek için çalışan kapitalist sistem, iklimi ve biyosistemi bozuyor. Üretim süreçlerine müdahale edebilmemiz, neyi nasıl üreteceğimize tüm toplum olarak birlikte karar vermemiz gerekir, aksi hâlde iklim yıkımı kaçınılmaz. İklimi değil sistemi değiştirelim.

Ömer Madra (Açık Radyo): "Umut etmeye ve iklim için mücadeleye devam ediyoruz"

Greta’nın eylemleri 20 Ağustos 2018’de başladı. Biz Açık Radyo olarak 22 Ağustos’taki Avustralya eylemlerinde röportajlar gerçekleştirdik. Röportajları 10 yaşında bir çocuk olan Deniz bizim için yaptı. Konuştuğu çocuklar da 13-14 yaşlarındaydı. Çocuklar çok aklı başında konuşmalar yaptılar, Avustralya’nın saçma sapan konuşan başbakanına cevaplar verdiler. Çocukların eylemleri Türkiye’de de oldu, Bebek parkında çok sayıda çocuk “iklim için okul” eylemine katıldı.

Yazılan bazı raporlara göre, küresel sıcaklık 2 derece arttığında buğday, pirinç yetişmeyecek, açlık baş gösterecek, medeniyet tehlikeye girecek. 5 derece arttığında 6-7 milyar insan ölecek.

İklim yıkımını durdurmak için mücadele etmeliyiz. Bu konuda karamsar olanlar, yapılacak hiç bir şeyin kalmadığını söyleyenler de var. Ama biz umut etmeye, iklim için mücadele etmeye devam ediyoruz.

İkinci toplantıda salondan yapılan katkılar şöyleydi:

- Greta’nın eylemleri çok önemli, bizde de gençler bu mücadeleye sahip çıkmalı. Suriye iç savaşı öncesi 2007 yılında kuraklık ve açlık meydana gelmişti. Mısır’da da 2011 ayaklanması öncesi kuraklık ve açlık yaşandı. İklim yıkımı arttıkça, iklim krizi siyasal mücadeleye etki eden çok önemli bir faktör hâline geldi. Sendikaları iklim krizi konusunda daha duyarlı olmaları gerektiğine ikna etmeliyiz. İklim krizi gıda fiyatlarının artmasına neden oluyor.

- Meydanlardaki eylemler iklim konusunda çok verimli olmuyor. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünün devreye girmesi gerekir. Çevre hareketleri çok yerel faaliyetler olarak sürüyor, daha merkezi örgütlenmelere ihtiyaç var.

- Kapitalist sistemin birikim mantığı içinde iklim krizi çözülemez. Kapitalist sistemde reformlar için mücadele pek çok konu için doğru olabilir, ama iklim konusu bunlardan biri olmaktan artık çıktı, iklim meselesi artık bir devrim konusu hâline gelmiştir.

Göç ve müzik

Marksizm 2019'un ikinci gününün son oturumunda ise Salih Erturan'ın moderatörlüğü ve Evrim Hikmet Öğüt'ün sunumu ile göç müzik ilişkisi tartışıldı. Topantıdan notlar şöyleydi:

- Sokak müziğinde çok popüler Türk ve Arap kültürünü içeren şarkılarla repertuar daralıyor. Bunlar genelde Mısır ve Irak’tan meşhur şarkılar, aslında bu hoş değil. Normalde flamenko yapan rap müzik yapan müzisyenler hem Türklerin hem Arapların bildiği şarkıları çalmak zorunda kalıyor.

- Müzisyenlik sosyal ağ gerektiren bir meslek, mültecilerin durumu bu alanda daha da zor, hem bir çevreleri yok hem de ırkçılık var.

- Suriye’de bir sokak müziği yok. Suriyeli müzisyenler burada sokak müziğiyle yeni tanışıyor.

- Suriyeli müzisyenlerin bir kısmı yurt dışına, Dubai vb. ülkelere iş yapıyor.

- “Sınır ötesinden sesler” isimli, mülteci müzisyenler ile alakalı bir belgesel serisi çektik. (Toplantıda gösterilen video için: https://www.youtube.com/watch?v=kgO8UTFuwuE&feature=youtu.be)

- Mülteciler konservatuara yabancı öğrenci statüsüyle girebiliyorlar. Türkiyeli ile bir farkı yok, giriş sürecinin. Bazıları konservatuarı kazandığı hâlde çalışmak zorunda olduğu için okuyamıyor.

- Normalde başka işler yapıp hobi olarak müzik yapan insanlar burada müzik yapmaya başladılar. Birçoğu zengin Arap turistlere hizmet ediyorlar.

- Türkiyeli Kürtlerle Suriyeli Kürtler bir arada daha rahat çalışıyorlar.

- Mültecilerin Türk müzisyenlerle olan ilişkileri iyi değil. Türk müzisyenlerde ırkçılık hakim

marksist.org

Göçmenlerle dayanışma ve otoriterleşen dünyada medyanın rolü tartışıldı

DSİP tarafından düzenlenen 5 günlük toplantılar dizisi Marksizm 2019, İstanbul'da iki oturumla başladı.

1992 yılından beri düzenlenen Marksizm toplantıları, bu yıl İstanbul'da Cezayir toplantı salonunda gerçekleştirildir.

Konuşmalardan öne çıkanlar şöyleydi:

Göçmen düşmanlığı, Irkçılık ve Direniş

Tuğba Çelik (DSİP üyesi): "AKP göçmenleri tehdit unsuru olarak görüyor, CHP ise geri göndermeye çalışıyor"

Sınır nedir? Eskiden coğrafi koşullar, iklim koşulları sınırları belirlerdi, şimdi sınırlar birileri tarafından çiziliyor. Birileri tarafından çizilmiş sınırları geçtiğinizde birden suçlu, lanetli oluyorsunuz.

Dünyada, hatta Avrupa Birliği sınırları içinde bile devletler sınırlara duvarlar örmek için devasa yatırımlar yapıyor. Mevcut devletler, ulus devlet hapishaneleri hâline geliyor. 67 ülke sınırlarına duvarlar örüyor. AB içindeki Macaristan duvar örüyor.

Denizle çevrelenen sınırları aşmak isteyen binlerce göçmen denizlerde öldüler. Ya da Yeni Zelanda’da olduğu gibi nefret suçlarına zemin hazırlandı.

AKP iktidarı göçmenleri sürekli tehdit unsuru olarak kullanıyor, CHP ise geri göndermeye çalışıyor. Mültecilerin geri dönecekleri bir yerleri yok, çünkü zaten yaşadıkları zor koşullardan kaçtılar.

Mülteciler emekçi sınıfın bir parçasıdır, Suriyeli işçiler, Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır, çözüm buradan çıkacaktır.

Fuat Kına (Emek ve Adalet Platformu): "Göçmenlere düşmanlık yapanlar sağcıdır"

Göçmen düşmanlığının psikolojik, ekonomik ve politik faktörleri var. Politik olarak Avrupa’da göçmenlerle dayanışma sol kesim tarafından sağlanır, göçmen düşmanlığını sağ kesim yapar. Argümanların en etkili olanı ekonomik. Göçmenlerin işlerimizi elimizden aldığı, kiraların yükselmesine, pahalılığa neden olduğu anlatılır. Aslında göçmenler içinde yaşadığımız toplumun en yoksul, güvencesiz koşullarda yaşayan kesimidir.

AKP, göçmenleri STK’ların insafına terk etti. Ensar-muhacir söylemi geliştirdi ama gereğini yapmadı. Bunu zorlayalım, “ensar iseniz mallarınızı muhacirlerle paylaşın, onları yoksulluk içinde bırakmayın” diyelim. Peygamberimiz zamanında bu böyle yapılmıştı, Medine’deki ensar, göç eden Mekkeli muhacirlere topraklarının yarısını vermişti.

Polat Alpman (Göç Araştırmaları Derneği): "Pahalılığa neden olan göçmenler değil devlet"

Kemalizmin icad edip geliştirdiği Türk kimliğinin içine Sünni İslam'ı katmak AKP’nin bir başarısıdır. Milliyetçi Türk ideolojisi, bu sınırlar içindeki her şeyi kendi mülkü olarak görür ve herkesten kıskanır, o yüzden mültecileri sevmez. Sıradan halk ise pahalılığa neden olduğunu düşündüğü için göçmenleri sevmez. Halbuki pahalılığa neden olan, devlettir, halk bunu görmez.

Sınırların icadı önemli bir 20.yüzyıl icadıdır. Sınırlar insan yapımıdır, bazıları şöyle der: “Irkçı değilim ama Suriyeliler sınırın öbür tarafına gitsin”.

“Hepimiz göçmeniz” sloganı değerli bir slogan. Bir toplumda göçmenlere yapılan ayrımcılıklar, onlara evleri pahalı kiralamak, onları ucuz işçi olarak çalıştırmak gibi davranışlar, sonunda tüm topluma yayılır. Herkes yüksek kiralarla boğuşmak, ucuz işçi olarak çalışmak zorunda kalır.

Türkiye’de 4 milyon Suriyeli var, her yıl 600 bin çocuk doğuyor. Bu göçmenlerin hiçbir hakları yok, onları misafir sayıyoruz. Dünyada hiçbir ülkede zorunlu göç edenlerin geri dönüşü yüzde 20’nin üzerine çıkmamış. Suriye'den gelenler büyük oranda burada yaşamaya devam edecekler, geri dönmeyecekler, zaten döndüklerinde Esad’ın onlara ne yapacağı ortada. Türkiye bugün artık aynı zamanda bir Arap devleti, buna alışmamız gerekir.

Devletin mültecilere vatandaşlık hakkı vermesini talep etmeliyiz. Mültecilere yönelik olumsuz dille mücadele etmeliyiz. Vatandaşlık kimsenin mülkiyetinde değil. Bir mültecinin Türkiye’de nasıl vatandaş olabileceğinin prosedürünü öğrenebilmesi gerekir. Bu süreç; soy, sop, ırk esasına göre değil, hukuki bir süreç olmalıdır.

İlk oturumda salondan yapılan katkılarsa şöyleydi:

- Göçmenlere yönelik siyasetin dili giderek sertleşiyor. Göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların artma ihtimali yüksek. Irkçılığa karşı çıkmak için dayanışma kampanyası yapıyoruz. Suriyeliler savaştan kaçtılar, tekrar savaş koşullarına gönderilemezler.

- Ekonomik kriz göçmen düşmanlığını artıracak. Göçmenlik herkesin başına gelebilir. Milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı en önemli tavır, göçmenlere dayanışma sağlamaktır.

- Avrupa’da sol göçmenlerle dayanışma sağlıyor, bizde ise sol sayılan CHP göçmen düşmanlığı yapıyor, bunu eleştirmek gerekir.

- Söylemde CHP göçmen düşmanlığı konusunda önde ama çadır yakma, göçmenlere fiili saldırılar daha çok AKP-MHP belediyelerinde gerçekleşiyor.

Otoriterleşen dünyada bağımsız bir medya mümkün mü?

İkinci oturumda ise giderek sağa kayan ve otoriterliğin yükseldiği dünyada medyanın rolü tartışıldı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde araştırma görevlisiyken KHK ile ihraç edilen barış akademisyeni Can Irmak Özinanır, Medyascope muhabiri Canan Coşkun ve Serbestiyet yazarı Alper Görmüş toplantıda konuşmacı olarak yer aldılar.

Sunumlardan öne çıkan vurgular şöyleydi:

Can Irmak Özinanır (DSİP): "Özgür basın mümkün değil ama basın özgürlüğü önemli"

Liberal teoride "medya dördüncü kuvvettir" denir. Otoriter dönemde ise medyanın manipule edilen karanlık bir güç olduğu söylenir. Her ikisi de yanlıştır. Medya toplumsal ilişkilerin içinde şekillenir. Eski medyaya övgüler dizilir ama 90’lar medyası neoliberalizmin medyasıydı.

Medya organları kendilerinin bağımsız ve tarafsız olduğunu iddia ederler. Medya tarafsız olamaz, hiçbir metin tarafsız yazılamaz.

Medya kapitalist üretim sürecinin bir parçasıdır, reklam gelirleri ile yaşar, devletin bir parçasıdır. Az da olsa çatlaklardan sızmaya çalışan, ezilenlerin sesi olan medya vardır.

80 sonrası kapitalist patronların çoğu medya şirketleri kurdu, politikalara yön vermeye çalıştı. 90’larda ordudan emir alan bir medya vardı, 2000’li yıllarda AKP medyası ortaya çıktı ve yayıldı. Özgür basın mümkün değil ama basın özgürlüğü önemlidir. Muktedirler hakikati tekellerinde tutmak isterler, ama bunu başaramazlar. Geçmişte duvar gazeteleri vardı, şimdi sosyal medya var.

Canan Coşkun (Medyascope): "Bağımsız gazetecilik için vicdan ve haysiyet şart"

Vicdan ve haysiyet, bağımsız gazetecilik için şart. Cumhuriyet gazetesi bazı dönemler, yönetimin de etkisi ile bağımsız bir çizgi izledi. O dönemlerde Cumhuriyet’te çalıştım, Gezi olaylarında gazetecilik yaptım. Şimdi Medyascope’da çalışıyorum, internet gazeteciliği yapıyorum. İnternet gazeteciliğinin elinde önemli teknik imkanlar var. İktidar medyası tetikçilik yapıyor, kim gözaltına alınacak, kim işten kovulacak, bunları yazabiliyor. Bugün pek çok gazeteci, sırf gazetecilik yaptığı için hapiste. Bazı hukuksuzluklar batı medyasında da var.

Alper Görmüş (Serbestiyet): "Otoriter liderler toplumun taleplerini duymak istemezler"

Dünya sadece otoriterlikten oluşmuyor. Mesela medyanın teknik altyapısı giderek güçleniyor. Yine daha demokratik ülkeler var ve bunlar otoriterleşen ülkeler ile etkileşim hâlinde. Kimse içine kapalı kalamıyor, bu da değişik basınçlar yaratıyor.

Demokratik ülkelerdeki yöneticiler, toplumu anlamak ve daha iyi yönetmek için toplumun taleplerini öğrenmek ister, bunun için de bağımsız medyaya ihtiyaç duyar. Otoriter ülke yöneticileri ise toplumun taleplerini duymak istemez. Otokratlar kendi taleplerinin, hedeflerinin topluma iletilmesini sağlayacak, emir komuta zincirinde bir medya ister.

Dünya bugün otoriterleşiyor ama aynı zamanda küreselleşiyor, teknik alt yapı denetlenemeyecek kadar gelişti, büyüdü. Otoriter ülkeler bağımsız medyayı engelliyorlar ama demokratik ülkelerde bağımsız medya var olmaya devam ediyor. Örneğin 1982 yılında Arjantin ile İngiltere arasında geçen Falkland Savaşı sırasında İngiliz devlet kurumu BBC, savaşı tamamen tarafsız bir şekilde izleyicilerine ulaştırdı. İngiltere’den yana bir yayın yapmadı.

marksist.org

 

16 Mart'taki Uluslararası Irkçılık Karşıtı Gün kapsamında dünyanın birçok noktasında göçmenlerle dayanışma eylemleri düzenlendi.

DSİP'in de bir parçası olduğu Uluslararası Sosyalist Akım, Avrupa'daki ırkçı taarruz üzerine yazılı bir açıklama yayımladı:
1- Avrupa Devlet ve Hükûmet Başkanları Konseyi'nin 28 Haziran'daki toplantısı, Avrupa'daki göçmenlere karşı ırkçı taarruz açısından potansiyel olarak çok tehlikeli bir dönüm noktasını işaret ediyor. Donald Trump'ın Kasım 2016'da seçilmesinin ardından, Avrupa Birliği kendisini yeni Amerikan başkanının ırkçılığına ve cinsiyetçiliğine karşı göğüs geren, liberalizm ve hoşgörünün kalesi olarak gösterdi. Ancak bu son zirvede, AB'nin Trump'ın göçmen karşıtı politikalarını benimsediği görüldü.

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) ve Hollanda'daki Enternasyonal Sosyalistler örgütünden ortak açıklama:

Hollanda ve Türkiye hükümetleri arasındaki gerginliğin yükselişi, Hollanda’nın Türkiye’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Kaya’yı “istenmeyen göçmen” ilan edip topraklarından kovmasıyla zirveye çıktı. Bunun sonrasında Rotterdam Belediye Başkanı Ahmet Abutalip, Türkiye konsolosluğu önünde toplanan Türkiyeli-Hollandalı protestocuların üzerine çevik kuvvet polislerini saldı.

Desteklediğimiz Yayınlar

Faruk Sevim - İşçi sınıfı ve yoksullar sürekli ekonomik sorunlarla boğuşuyor, yaşam standartlarının düştüğünü görüyor, işleri için endişeleniyor. Bütün dünyada işsizliğe, yoksulluğa, gelir adaletsizliğine dair pek çok örnek var. Ama iklim krizi de işçilerin sorunudur, işçi sınıfı ve yoksullar iklim krizine odaklanmak zorundadır. Çünkü iklim krizi insanlığın şu ana dek yüzleştiği en büyük tehdittir. Gidişatı değiştiremezsek, başta insanlar olmak üzere bugünkü canlı türlerinin çoğu yakın gelecekte yokoluşla yüz yüze gelecek.

Şenol Karakaş - YSK’nın seçim iptal kararı siyasal dengelerdeki değişim açısından çok şey ifade ediyor. 31 Mart seçim süreci, başlı başına görülmemiş bir sağcı iklim içinde cereyan etti. İçinden geçtiğimiz seçim döneminin bu kadar sağcı ve kutuplaştırıcı olmasının ilk sorumlusu, başta AKP-MHP liderliği olmak üzere bu partilerin her düzeyde yöneticileridir. Hükümet ve Erdoğan, sürekli bir korku atmosferi yaratmaya çalışıyor.

Friedrich Engels’in 1895’teki ölümünün ardından o yılın sonbaharında Lenin’in yazdığı bu yazı ilk olarak 1896 yılında Rabotnik’te yayınlanmıştır. 

V. İ. Lenin - 5 Ağustos 1895’te Friedrich Engels Londra’da öldü. Dostu (1883’te ölen) Karl Marx’tan sonra, Engels, bütün uygar dünyanın modern proletaryasının en yetkin bilim adamı ve öğretmeniydi. Kaderin Karl Marx ve Friedrich Engels’i bir araya getirdiği andan bu yana, iki arkadaş yaşamları boyunca çalışmalarını ortak bir davaya adadılar.

Sinan Laçiner - Marx ve Engels, Komünist Manifesto’ya “Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Bu hayalet komünizmin hayaletidir” diye başlamıştı. Şu ara Türkiye’nin (ve dünyanın) üzerinde de çeşitli hayaletler dolaşıyor, ama bunlar pek o kadar hayırlı sayılmaz. Bu tatsız hayaletlerdenbaşlıcası (sağ popülizm, militarizm ve otoriterleşmenin yükselişiyle birlikte) göçmen karşıtı ırkçılık. 

Arife Köse - Avrupa’da yükselen sağ hareketler, Doğu Avrupa’da iktidara gelen milliyetçi hükümetler, Trump ile birlikte zirve noktasına ulaşan ve son olarak 24 Haziran seçimleri ile birlikte Türkiye’nin de etki alanı içine girmiş olduğu artık kesin olan milliyetçi akımı daha çok tartışacağımız açık. Bu yazının da amacı, bu tespitten yola çıkarak, milliyetçiliğin nasıl bir ideoloji olduğunu anlamaya yönelik bir çabayı ortaya koymak. 

Atilla Dirim - Tibet’in pek çok açıdan çok ilginç bir yer olduğuna şüphe yoktur. Orta Asya’da, ortalama 4.900 metre yüksekliğindeki bu ülke “dünyanın çatısı” olarak anılır. İlgi çekici olması sadece coğrafî özelliklerinden ötürü değildir. Tibet, eskiden bu yana güçlü bir mistisizme ve etkileyici efsanelere sahip bir yer.

Nuran Yüce - Tüm canlı yaşamı için önemi tartışmasız olan Yağmur ormanları hem iklim krizinin tehdidi atlında hem de şirketler tarafından yok ediliyor. Bu iki tehdidin kaynağı kapitalizm. Piyasaların dostu, milliyetçi ekonomi savunucusu aşırı sağcı Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ise tehdidi gerçek hale dönüştüren kişidir.

Şenol Karakaş - 20-27 Eylül’de iklimi, gezegeni, yoksulları, ekosistemi, yaşamı korumak için başlayan büyük ve yeni mücadele dalgasının yeni bir sıçrama noktası gerçekleşecek. Bu hareket yeni, genç ve çok kararlı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de kolları sıvayan hareket çok genç. İlkokul, ortaöğretim öğrencileri kızgınlar. Hem bugünlerinin hem de geleceklerinin çalınmasına öfkeliler.

Volkan Akyıldırım -  21. yüzyılda eşitsizlik o kadar büyük ki kapitalistler kapitalizmin geleceğinden endişe duyuyor. 2019, IMF yöneticilerinin küresel ekonomideki yavaşlamayı ve ABD-Çin arasındaki ticaret savaşını işaret ederek, kapitalizmin küresel bir krize doğru gittiği uyarılarıyla başlamıştı. 28 Nisan - 1 Mayıs tarihlerinde Los Angeles'te toplanan Milken Enstitüsü'nün yıllık küresel konferasında konuşan kapitalistler, sistemin geleceği hakkında korkularını dile getirdi.

Şenol Karakaş - Otoriterleşme gerçekten de bir dalga gibi, dünyayı sarıp sarmalıyor. ABD 329 milyon, Rusya 147 milyon, Macaristan 10 milyon, Hindistan 1 milyar 370 milyon, Brezilya 212 milyon ve Türkiye 83 milyonluk nüfuslarıyla, yaklaşık 7,5 milyar kişilik dünya nüfusunun yedide birini oluşturuyorlar. Bu ülkelerin her biri otoriter siyasetçiler tarafından yönetiliyor. Her bir otoriter liderin bir diğerinden farklı özellikleri var ve kuşkusuz her ülke bir diğerinden farklı bir dizi özelliğe sahip. 

Arife Köse - Son yıllarda sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanan siyasi gelişmeleri açıklarken yaygın bir otoriterleşme eğiliminden söz ediliyor. Dünyada bu eğilimin simge isimleri arasında Donald Trump, Victor Orban, Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan gibi isimler sayılırken kısa süre önce Brezilya’nın başkanı olarak seçilen Jair Bolosonaro gibi yenileri de bu listeye ekleniyor. Bu eğilime eşlik eden bir diğer küresel olgu ise, zaman zaman ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına kadar varan bir milliyetçilik. Bu makale, otoriter yönetimlerin anti-demokratik uygulamalarını meşrulaştırmak için milliyetçilikten yararlandıklarını, bunu yaparken ‘güçlü devlet, güçlü millet’ ve yabancı ve göçmen düşmanlığı söylemlerine dayandıklarını anlatıyor. 

Şenol Karakaş - 2013 Newroz’unda Abdullah Öcalan’ın demokratik siyaset çağrısı okundu. Bu çağrı sosyal, ekonomik ve mekânsal anlamda büyük yıkımlara neden olan 30 yıllık bir çatışma döneminden sonra, devletin bilgisiyle, Diyarbakır gibi sembolik bir merkezde, sembolik bir günde ve bir milyona yakın insanın huzurunda yaptı. Tarihi nitelikteki bu çağrıyı ve sadece 5 sene önce yapılmış olduğunu hatırlayınca, toplumsal bir şans olarak çözüm sürecinin elimizden kaçmış olmasına hayıflanmamak mümkün değil.

Desteklediğimiz Kampanyalar

Grid List

1 Kasım seçimleri öncesinde "Oyumuz Umuda" kampanyasını yürüten Antikapitalistler, bu hafta sonu İstanbul ve Ankara'da yapacağı basın açıklamalarıyla, Fransa'da yapılacak BM İklim Zirvesi (COP21) öncesi "İklimi değil sistemi değiştir" diyecek.

Antikapitalistler, 28 Kasım Cumartesi günü saat 15:00'te İstanbul'da Galatasaray Meydanı'nda ve Ankara'da Yüksel Caddesi'nde yapacağı basın açıklamalarıyla iklim değişikliğinde egemen sınıfların rolünü teşhir ederek küresel kapitalizmi protesto edecek.

31 Mart yerel seçimlerde Bolu Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen CHP’li Tanju Özcan, ilk iş olarak göçmenlere yönelik sosyal ve mali yardımların sona erdirileceğini duyurdu. Sosyal medya üzerinden büyük tepki gören Özcan, bu tutumunu savunmaya devam etti, CHP’nin ortağı İyi Parti’nin Ümit Özdağ gibi önde gelen figürleri tarafından da desteklendi.

Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu (BAK) 31 Mart 2019'da gerçekleştirilecek yerel seçimlere ilişkin değerlerini yazılı bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurdu: "Savaş; bireyi ve toplumu hedef alan her türlü şiddetin uygulandığı, anatomik ve ruhsal bütünlüğü bozucu, maddi ve manevi nitelikteki şiddet olarak tanımlanır.