Rus Devrimi'nin ve Bolşevik Parti'nin önderlerinden Lev Troçki, 1940 yılında, kaldığı eve röportaj yapma bahanesiyle gazeteci kılığında giren, NKVD ajanı Ramón Mercader adlı bir İspanyalı stalinist tarafından öldürülmüştü.

Ancak bundan 76 yıl sonra, Doğu Bloku'yla birlikte stalinizm çoktan işçi sınıfı tarafından tarihin çöplüğüne yollanmışken, Troçki'nin aşağıdan sosyalizm geleneğini savunarak tarihin ilk muzaffer sosyalist devrimini yıkan stalinist bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi anlamak son derece önemli.

Venezuela’daki durum ve sosyalistler için çıkarılacak önemli dersler

2008'den bu yana kapitalizmin krizinin açığa çıktığı bir atmosferde yaşıyoruz, ardı ardına pek çok toplumsal kalkışma gerçekleşiyor: Arap Baharı, İspanya'daki Öfkeliler, Wall Street İşgali, Brezilya'daki hareket, Yunanistan'da arka arkaya gelen genel grevler, Ukrayna, Latin Amerika deneyimleri, Gezi Parkı gibi hareketler içinde reform mu, devrim mi tartışması çoğu zaman bu şekilde ifade edilmese de alttan alta devam ediyor. Daha doğrusu bu hareketlere ilişkin politik konumlanışların çoğu aslında bu soruya verilen cevap üzerinden şekilleniyor. Sadece sokağa çıkma anları değil, bu hareketlerin akacakları politik kanalı yaratmak isteyenler açısından da bu soru temel bir tartışma olarak karşımıza çıkıyor. Çeşitli ülkelerde kurulan yeni sol partiler hem kendi içlerinde, hem de dışlarında kalan solla çeşitli yönleriyle bu sorunu tartışıyorlar.

Bir çok insan ırkçılığın insanın doğasında bulunduğunu ve ezeli ve ebedi olduğunu düşünür. Yahudilerin dünyayı yönettiğini, Suriyeli göçmenlerin hırsız oldukları, Müslümanların dinlerinden dolayı potansiyel katil oldukları, Ermenilerin hain, Kürtlerin terörist oldukları, işsizliğin sorumlusunun göçmenler olduğu iddiaları bunlardan bazılarıdır.

Ancak ırkçılığın kökleri ve kapitalizmin tarihi aslında iç içe geçmiştir. Irkçılığın ortaya çıkışı, 17. yüzyılda ulus devletlerin doğuşuna ve asıl olarak da Atlantik köle ticaretine dayanır. 16. yüzyıl ile 1870’ler arasında 13 milyon siyah şeker, tütün ve pamuk tarlalarında çalışmak üzere köle olarak Amerika’ya getirildi. Burjuvazi, ırkçılık sayesinde hem bağlı olduğu ulus devletin içindeki emek gücünü ırk temelinde bölme fırsatını buldu hem de Afrika’lı siyahları, Güney yarımküredeki yerlileri sömürüsünü  “vahşi” “medenileşmemiş”, “insanlık dışı” gibi sıfatlar ve Afrikalıların köle olmak için yaratıldığı gibi fikirler altında meşrulaştırdı. Dünyanın zenginliğinin büyük çoğunluğu işte bu insan bile sayılmayan halkların emeğinin sırtından yaratıldı.   

Zamanla kölelik sona erdi ancak ırkçılık bitmedi. Karl Marks bunun nedeninin ırkçılığın kapitalistler için çok faydalı bir ideoloji olması olduğunu söyler. Alex Callinicos’un da söylediği gibi ırkçılık kapitalistler açısından işçi sınıfının bölünmesi için son derece elverişli bir ideolojidir. Sınıf dayanışmasını engeller ve sınıf mücadelesini sekteye uğratır.

DSİP olarak ırkçılığın ezeli ve ebedi olmadığını, insanların genlerinde bulunan doğal bir güdü şeklinde tanımlanamayacağını söylüyoruz. Irkçılık kapitalizmin insanları daha kolay sömürmek için keşfettiği, öğretilen ve öğrenilen, her dönemde farklı versiyonlarla yeniden ve yeniden üretilen bir ideolojidir ve yenilemez değildir. Bu nedenle DSİP olarak ırkçılık karşıtı mücadelenin aktif bir parçasıyız.

2010 sonunda Tunus’ta patlak veren devrim, 2011 başında Mısır’da kendini gösterdi. Kuzey Afrika’dan başlayan isyan dalgası Ortadoğu’ya ulaştı.

Ayaklanmalar tüm Arap Coğrafyasına yayılırken, diktatörler birer devrilirken, bölgedeki statüko ve insanlık suçlarının sorumlusu olan emperyalist devletler ve egemen sınıflar hızla toparlandı.