Covid-19 ve otoriterizm şovu

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Şenol Karakaş

Bolsonaro ve Trump gibi, kendilerine oy veren kitleleri hiçe sayıp “aptal” yerine koymaya cüret eden liderler karşısında, insanların sokaklara dökülüp gösteriler yapması kaçınılmaz bir tepkiydi.

ABD, SARS-CoV2’ye yakalanan insan sayısında açık ara en önde – bu satırlar yazılırken ülkedeki vakaların sayısı 905 bin 364’e yükselmiş, ölenlerin sayısı ise 51 bin 956’ya çıkmıştı. Brezilya’da ise sağlık sistemi çöktü; yetkililer, hastanelerin aşırı yüklenme nedeniyle işleyemez hâle geldiğini duyuruyorlar. Testler başta olmak üzere, yetersiz ve geç kalınmış önlemler yüzünden, salgın 211 milyonluk ülke nüfusuna hızla yayılıyor, enfekte olanların sayısı katlanarak artıyor. Amazonların en büyük şehri Manaus’da bulunan bir mezarlıkta, toplu definlerin planlandığını gösteren geniş mezarların kazıldığı, tek bir günde defnedilen insan sayısının 100’e yükseldiği bildiriliyor.1

Milyonlarca yoksulun ölüm-kalım savaşı verdiği salgın, bu otoriter, sağcı liderler yüzünden, mücadele etmesi, direnmesi zor bir belaya dönüştü. Bu liderlerin gözünde dolar dışındaki hiçbir duygunun, öğenin, motifin önemli olmadığını, tahmini ölüm sayılarını verme tarzlarından da anlayabiliyoruz. İngiltere Başbakanı “Daha birçok aile, sevdiklerini zamansız kaybedecek” demişti, Johnson gibi Trump da “Bu süreçten 100 bin ila 200 bin arası ölümle çıkarsak, iyi bir iş çıkardık demektir”2 diyebildi. Her ikisi de yoksullara, bilhassa 65 yaş üzerindeki yoksullara, öleceklerinin müjdesini veriyor gibiydiler. Sadece bu iki adamın değil, tüm otoriter liderlerin şovla karşıladığı koşullarda, salgın sonrası bizi başka bir dünyanın, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir dünyanın beklediğini söyleyen analizler, bunun ancak salgının öfkelendirdiği yoksul kitlelerin mücadelesiyle mümkün olabileceğini de eklemek zorundalar. Çünkü salgın, kapitalizmin krizinin hâlihazırda derinleşmekte olduğu koşullarda gündeme geldi. Politik gündemi, bu krize sağcı bir yanıt; otoriter, cinsiyetçi, hatta yer yer faşist hareketlerin eşlik ettiği, ve birbirlerinden farklarını bütünüyle silen bir yanıt veren liderler, hareketler ve hükümetler belirliyor. Cıvık cıvık bir sağcılık, Trump’ın dezenfektandan Covid-19 ilacı önermesi 3 gibi sululuklar… Bunlar hem salgından çıkış sürecini hem de salgının arkasından nasıl bir dünyada yaşayacağımızı belirleyecek olanın bizzat sınıf mücadelesinin kendisi olduğunu gösteriyor. 65 yaş üstünü ya da hayatlarını huzurevlerinde sürdürenleri, ekonominin ve dolayısıyla çalışan nüfusun sırtında taşınan, kurtulmak zorunda oldukları bir yük gibi görenler, sağlık sisteminin pandemi sonrasındaki dönüşümü için ihtiyaç duyulacak demokratik reformların altına imza atabilecek niteliklere sahip değil.

İşsizlik Dalgası

Salgın daha tepe noktasına çıkmadan, işsizlik, yoksullar için salgın kadar şiddetli bir sorun haline geldi. Mart ayında ABD’de 20 milyon kişi işsizlik maaşı için başvurdu. İşsizlik oranının bir ayda yüzde 3,3’ten baş döndürücü bir hızla artarak yüzde 20’ye yaklaştığına dikkat çekiliyor.4

Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun analizlerine göre, Covid-19 nedeniyle başvurulan tam veya kısmi tatiller, küresel işgücünün yaklaşık yüzde 81’ini temsil eden 2,7 milyar işçiyi etkiliyor. Yılın ikinci çeyreğinde 195 milyon tam zamanlı işçiye eşdeğer çalışma zamanı kaybedilecek ve bu kayıp ciddi bir biçimde işçi kesimi tarafından karşılanacak. Salgından ötürü “ciddi ve yıkıcı” risk altında bulunan sektörlerde 1 milyar 250 milyon işçi çalışıyor. Bu rapora göre, benzer şekilde, kendi hesabına çalışan küçük esnaf ve zanaatkârlarla birlikte küçük işletme sahipleri de büyük bir kayıp yaşayacaklar. Dünya ekonomisinde, en iyi ihtimalle yüzde 3, ılımlı bir tahminle yüzde 6, işler umulduğu gibi gitmezse yüzde 10’lara varacağı tahmin edilen bir daralmanın beklendiği bu krizde, yıl sonunda 25 milyona yakın kişinin işsiz kalacağı öngörülüyor.5

Veriler, işsizlik dalgasının küresel ölçekli ve yıkıcı olacağını, emekçi sınıfları vurmaya şimdiden başladığını gösterdi. IMF, sadece ABD ve AB ülkelerinde işsizliğin yüzde 10’un üzerine çıkabileceği tahminlerini yapıyor. Financial Times gazetesinin küresel ekonomi editörü Martin Wolf ise çok daha net bir tablo sundu; “Dünya ekonomisi çöküyor.”6 Küresel ekonomide büyüme hızı yüzde 2,5 olduğunda resesyona girildiğini varsayan IMF bu kez 2020 yılında yüzde 3 daralma beklediğini bildirdi. Diğer bir deyişle, dünya ekonomisinin büyüme hızı, 2020’de resesyon sınırının yüzde 5,5 altında gerçekleşecek.

Bu işsizliğe, dünyanın belirleyici rol üstelenen dört borsasındaki büyük gerilemenin de açıkça ortaya koyduğu üzere, sunulan bu ekonomik resesyon tablosundan çok daha ağır bir ekonomik gerilemenin beklenmesi gerektiği ortada. Kendimizi bunun getireceği depresyondan, pandeminin daha da derinleştirdiği bir depresyondan nasıl çıkaracağımızı ise, tam da bugünlerde başlatmamız gereken mücadelenin mahiyeti belirleyecek; bir yandan hayatımızı tehdit eden bu pandemiden canlı ve sağlıklı çıkmayı başarıp, öte yandan kapitalizme meydan okumanın da “sağlıklı yollarını” bulmamız gerekecek.

Peki, nereden başlamalıyız? 1929 buhranında yaşananlara kıyasla daha sert bir kutuplaşmanın beklendiği, merkezde çok daha keskin bir zayıflama görülürken son derece radikal eğilimlerin güçlenmeye başlayacağı gerçeğinden yola çıkınca, önceliğin, tüm otoriter rejimlerin – ezilenlerin mücadelesiyle – tasfiyesi olması gerektiği ortada. Bunun nedenlerinden birini daha önce özetlemeye çalışmıştım: “Otoriter rejimler, başlı başına korkunç uygulamalara imza attıkları için kötü değiller sadece, aynı zamanda daha sağa, daha ırkçı ve (…) işçi sınıfını atomlarına kadar dağıtmayı hedefleyen faşist güçlere kapıyı araladıkları için de çok tehlikeliler.”7 Trump’ın lümpenliği, İngiltere’deki ırkçılara da cesaret veriyor, Meksika’dan ABD’ye göçleri engellemek için ellerinde uzun namlulu silahlarla devletlerine yardıma koşan Amerikan faşistlerine de. Tüm bunlar karşısında, aşırı iyimserliğin faydadan çok zarar getireceği, ama felaket tellallığı yapıp kehanetlerde bulunmaya da gerek olmadığı anlaşılıyor. Mevcut koşullarda, mücadeleye çoktan başlayan, hâlihazırda direnmeye devam eden emekçilerin öfkesine yeni kanallar yaratmak için örgütlenme çabalarımızı sınırlarına kadar zorlamamız gerek. Charlie Kimber’ın, Birinci Dünya Savaşı cehennemi içinde 20 milyon insana bulaşan ve Avrupa’da milyonlarca insanı öldüren tifüs salgını günlerinde nasıl mücadele edildiğine dair verdiği örnekler bugün de ayaklarımızı yere sağlam basmamıza yarayacak bir zemin sunuyor.8

Ayağımızı sağlam zemine basarken, gidişatı bu küresel gerilimler tarafından belirlenen Türkiye’de bizleri nasıl bir mücadelenin bekleyeceği üzerine konuşmaya devam etmeliyiz. Zira bu önemli bir tartışma konusu.

Gerçeklikten Kopmanın Yerli ve Milli Halleri

Hükümet, salgının başlangıcında, bugün çok daha net görebildiğimiz üzere, Covid-19’u hiç ciddiye almadı. Dünyanın birçok ülkesinde, insanlar kitleler halinde ölmeye başlamışken, Türkiye’de bazı kendini bilmezlerin medyada genlerimizi överek boy gösterip, bu salgının Türkler üzerindeki etkisinin asgari düzeyde olacağını söylemelerine izin verilebildi. Başlangıçta sergilenen ciddiyetten uzak tutum, bir dizi ihmaller zincirine neden oldu. Gazeteci Yıldıray Oğur bu ihmaller zincirini takip ettiği yazısında şöyle soruyor; “Nasıl oldu da Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkmış bir virüs, üç ay sonra Trabzon Of’ta 62 yaşında bir kadının hayatına mal olabildi?”9 Oğur bunun yanıtını da veriyor: “Virüsün Wuhan’da ortaya çıkmasından ve yayılmasından sonra, Çinli China Southern Havayolları, 23 Ocak’a kadar, yani Wuhan’ın karantinaya alınmasından bir gün sonraya kadar İstanbul’a haftada üç gün uçmaya devam etti.”

Görünen o ki, Wuhan-İstanbul seferiyle Çin’den İstanbul’a yolcu taşıyan uçaklar, Ocak ayında en az 9 kez piste inmiş. Virüsün çoktan yayılmış olduğu Çin’in diğer şehirlerinden başlayan uçuşların ise sekiz gün daha sürmüş olduğu anlaşılıyor. THY’yi, tüm Çin uçuşlarını iptal etmeye ikna edebilen ise, 31 Ocak günü, Dünya Sağlık Örgütü’nün koronavirüs için “uluslararası kamu sağlığı acil durumu” ilan etmesiydi.10

Oğur, bu olağanüstü ihmali özetlemeye devam ediyor; Anadolu Ajansı’nın “Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği üyeleri, Çin’de ortaya çıkan yeni tip koronavirüs (2019-nCoV) salgınının Türkiye için bir tehdit oluşturmadığını, gerekli önlemlerin alındığını vurguladı.” şeklinde haber yapması gibi aymazlıklara başkaları eklendi. Tüm dünyanın virüse teslim olduğu bir tarihte, 9 Mart’ta, Sabah gazetesinin birinci sayfasında “Virüssüz tatilin adresi Türkiye” başlıklı haberde, “Dünya koronavirüsle sarsılırken turistler, tedbirli ve güvenli olduğu için Türkiye’yi tercih ediyor” yazıyordu.11 İnsan, bu haberi yayınlayan gazete sorumlularının önümüzdeki yaz tatillerini nerede geçirmeyi düşündüklerini merak etmeden duramıyor.

Sağlık Bakanlığı açıklamasında, ölü sayısının 2 bin 706’ya, toplam vaka sayısının ise 107 bin 773’e yükseldiği bildirilince, peşpeşe bir takım ekonomik tedbirlerin açıklandığına tanık olmaya başladık. Halka dilenci muamelesi yapanlardan, sağlığımızı gözeten bir tedbir paketi geleceğini ya da inşaatçılara sınırsız bir sevgi besleyenlerden yoksulların yaralarına derman olacak bir çözüm sunmalarını beklemiyorduk zaten. Ama patronlar örgütünün başkanına yapılan espri gibi gösterilere de hiç gerek yoktu. Erdoğan’ın, gevrek gevrek gülen Rıfat Hisarcıkloğlu’na “Neşen yerinde” demesine neden olacak kadar garip bir açıklama olamazdı.12 Paketin iki özelliği vardı: Birincisi apaçık bir şekilde Covid-19 salgınının, sermayeye nasıl kaynak aktarırız diye düşünülerek ele alındığını göstermesiydi. İkincisi ise işçiler ve yoksullara hemen hemen hiçbir önerisi olmamasına rağmen, üst perdeden konuşularak, sanki dünyalar verilmiş gibi bir üslup tutturulmasıydı. Bir yandan “evde kal” diyen hükümet, öte yandan “ev al” diyordu bu paketle. Ev alacak paranın nereden bulunacağına yanıt vermiyordu kuşkusuz. Tam da pandeminin endişe verici bir şekilde tırmandığı günlerde “evde kal”dan “ev al” hattına sıçramış olmak, izaha muhtaç bir durum.

Milyonlarca insan, hükümet bizleri nasıl bir tedbirle koruyacak, yoksulları nasıl kollayacak diye beklerken, tedbir paketinden çıkan bir diğer öneri de “Konaklama vergisinin kaldırılması” oldu. Böylece, inşaatçılar ve emlakçılardan sonra, otel sahiplerini de koruma altına aldıklarını gördük. İç hat uçuşlarında KDV’nin yüzde 1’e indirilmesi de, otel sahiplerinden sonra mutlu edilmesi gereken insanların uçak şirketlerinin sahipleri olduğunu gösterdi. Bu 100 milyar liralık bir paketti sonuçta ve paketin yüzde 90’ından fazlası sermaye gruplarına kaynak ayırmayı amaçlıyordu. Pilotlar, kabin görevlileri, kule çalışanları, yer görevlileri, havalimanlarındaki gişe görevlileri, yük taşıyanlar, yardıma muhtaç olanların koluna girenler, emekçiler ve emeklilerin oluşturduğu işçi sınıfının iktidarın gündeminde olmadığı açığa çıktı.

Çok Yönlü Hak Gaspları

Salgın biraz daha ilerleyince, iktidarın böylesi ağır bir dönemi bile, işçi haklarını gasp etmek için kullanmaya çalıştığı, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak netlikte çıktı ortaya. Bunun ilk emarelerini birinci pakette yer alan bir çözümde; telafi çalışma süresini artırmasında görmüştük zaten. İlk paketin ruhundaki sermaye tınısını fark edemeyenler olduysa, bu kez daha iyi gösterebilmek için, uygulamayı bütünüyle patronların lehine düzenlediler: Telafi çalışma hem dört aya çıkartılıyor, yani işçiler daha sonra mesai bitince 3 saat fazladan çalışmaya zorlanıyor, hem de bu mesainin karşılığını alamayacakları anlaşılıyor. Özetle, salgın nedeniyle yaşanan kaybın telafisi için, patronlara üç saat daha bedavadan çalışmak zorunda kalacaklar.

Henüz bu paketlerin yarattığı şaşkınlığı üzerimizden atamamışken, koruma altındaki doğal alanlar, Resmi Gazete’de yayımlanan “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik” ile ticarete ve yerleşime açıldı. Bununla da yetinmediler: Ulaştırma Bakanlığı, tarihi Odabaşı ve Dursunbey köprülerini, Kanal İstanbul projesi kapsamında, taşıma ihalesine çıkarmaya karar verdi. Bizler salgının şiddetiyle artan ölümler karşısında dehşete düşüyor ve yeterince şanslıysak evlerimize kapanmaya devam ediyorken, peş peşe başka ihaleler de yapıldı.

Ozan Tekin’in yazdığı gibi, “AKP-MHP iktidarının koronavirüs salgını günlerinde hazırladığı infaz yasasıyla, faşist mafya babaları, Soma’daki madenci katliamının tutukluları, Çorlu tren kazasının sorumluları, cinsel saldırı suçu işleyenler, kadın katilleri, dolandırıcılar ve suç örgütü liderleri bayram etti.”13 İnfaz yasasının uygulamaya konmasıyla, ilk olarak MHP’nin yıllardır tahliyesi için uğraştığı mafya babası Alaattin Çakıcı “özgür” kaldı. Yaralamaya ve cinayete azmettirme, spor kulübü lokaline silahlı baskın, çıkar amaçlı suç örgütü kurma ve yönetme gibi suçlardan mahkûm olmuş Çakıcı’nın tahliyesi, yerli ve milli rejim döneminin ruhuna yakışacak şekilde, yüzlerce araçlık bir konvoyla “kutlandı”.14

İşçi Sınıfının Gözden Çıkartılışı

Salgının Türkiye’yi de etkisi altına aldığı anlaşıldığında başlatılan “Evde kal” kampanyası, işçi sınıfını görmezden gelen, tek başına hiçbir anlamı olmayan, çalışmadan evde kalmaya parası yetmeyecek olanları anlamayan bir kampanyaydı. İşçilere kimsenin acımadığının bir kanıtıydı o slogan.

Önce 65 yaş ve üstüne getirilen sokağa çıkma yasağı, ardından 20 yaş ve altını da kapsayacak şekilde genişletildi. Fakat İçişleri Bakanlığı, 18-20 yaş aralığındaki gençlerin sokağa çıkma yasağına, sonradan sunulan bir genelgeyle ek düzenleme getirdi. Bunun nedeni, 18-20 yaş arası genç işçi sayısının 811 bin dolaylarında olması. Sokağa çıkma yasağı, bu genç işçileri kapsamıyor, çünkü resmi yetkililer “Evde kal” derken, işçilerin evde kalmasını sağlayacak parasal desteği sunmuyor. 811 bin genç işçi, pandemi tehlikesine rağmen, mecburen işe gitmeye devam edecek. Oysa bu gençlere üç ay boyunca asgari ücret desteği sağlanabilirdi; bunun için 5,5 milyar TL yeterliydi. Hükümet 17 şirketin toplamda 3 milyar 206 milyon TL olan vergi borcunun yüzde 97,6’sını silmemiş olsa, 811 bin gencin asgari ücretinin ezici çoğunluğunu tutmuş olurdu.15

Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Nisan’da paylaştığı Covid-19 raporuna göre, metal işçilerinin yüzde 2,8’i virüs nedeniyle karantina altında; her 5 işçiden birinin yakınlarında pozitif vaka var. İşçilerin yüzde 87’si kendini işyerinde risk altında hissediyor. İşçilerin yüzde 85’i halen iş arkadaşı ile 2 metreden daha az bir mesafede çalışıyor. Mesafenin 2 metreden fazla olduğu işçilerin oranı sadece yüzde 15. Araştırma kapsamındaki işçilerin yüzde 21’i yakın çevresinde koronavirüs tanısı konmuş kişilerin olduğunu söylüyor.16

İktidar, tüm kaynakları sermayeye aktarmaya, ve bunu yaparken “aynı gemideyiz” safsatasına yaslanmaya çalışırken; kadınlar, göçmenler, işçiler salgına karşı korumasızlar ve ancak kendi dayanışmalarıyla, zar zor direnebilecek haldeler. Bu, Türkiye’ye özgü bir durum olmadığı gibi, Türkiye’nin en vahim durumdaki ülke olduğu da söylenemez, ama kaynakların görülmemiş bir hızla sermayeye aktarılması, salgın fırsat bilinip bir dizi ihalenin, kanunun geçirilmesi ve salgınla mücadeleye yönelik paketlerde göstere göstere inşaatçıların, otelcilerin ve uçak firmalarının ihya edilmiş olması sadece Türkiye’ye özgü. Üstelik bunu yaparken, halka destek olmak yerine halktan para almayı hedefleyen “Biz bize yeteriz” gibi bir kampanya başlattılar:

Türkiye’de 2019 yılı hesaplamalarına göre, servetleri milyar doların üzerinde olan 29 kişi var. Bunlardan bazılarının dört milyar doları var. Bilindiği gibi, kimsenin parasında gözümüz yok ama bu 27 kişinin toplam servetlerinin yüzde 10’u ve yemin ederiz ki bir kereye mahsus servet/salgınla mücadele vergisi olarak alınsa, böyle halka yüklenen kampanyalar yapmaya gerek kalmaz. Bu 27 kişinin toplam 47,3 milyar dolarlık serveti var. Bunun yüzde 10’u, 4 milyar 730 milyon dolar ediyor. Bunu bugünkü kurdan TL’ye çevirdiğimizde 31 milyar TL yapıyor, … son 15 yılda iş kazalarında ölen işçi sayısı 23 bine yaklaşmışken, aynı dönemde zenginliklerine zenginlik katanlarla uğraşın.17

Vakıflar Fonu’nun denetim dışı işleyiş tarzı ve daha önce deprem fonuyla ilgili sorulan bir soruya cumhurbaşkanının, “Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok”18 şeklinde yanıt vermesi, hükümetin, ne kadar aşındığını görmezden gelerek aynı tutumda ısrar ettiğini gösteren örnekler. Bu tür bir ısrar, her koşulda sermayeyi korumak arzusundan türüyor. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) Covid-19 araştırma raporunun ikincisi, DİSK üyesi işçiler arasında Covid-19 pozitif vakalarının, Türkiye ortalamasının 3 katı olduğunu gösteriyor.19 Benzer bir açıklama, İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu tarafından da yapıldı. Türk Tabipler Birliği ise 22 Nisan’da yaptığı açıklamada 3474 sağlık çalışanının Covid-19 tanısı aldığını ve 14’ü hekim 24 sağlık çalışanının yaşamını yitirdiğini belirtti.20

Kriz Rejimi

10 Nisan akşamı, geç saatlerde, İçişleri Bakanlığı tarafından sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve bunun gerçekleştirilme şekli, herkesin sokaklara dökülmesiyle sonuçlandı. İçişleri Bakanı, yaşanan bu rezaletten kısa bir süre sonra istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin, kriz çözmek için üretildiği ilan edilse de aslında doğası gereği kriz üreten, çözüm üreticilere de ayak bağı olan bir rejim haline geldiğinin ispatıydı. İçinde debelendiğimiz siyasi ortam, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzeltilmesi için çıkartılan “Cumhurbaşkanlığı kararnameleri rejimine” dönüşmüş görünüyor.

Çok dar bir siyasi ekibin, hiçbir denetim ve hesap verebilirlik ya da şeffaflık olmadan, güçler arasında denge kurulmadan, 8 milyarlık dünyayla ilişki halindeki 80 milyon nüfuslu bir ülkeyi, böylesi merkezileşmiş bir yapıyla yönetebilecek kadar “yetenekli” olduklarını düşünmeleri oldukça garipti zaten. Kafalarının içinde taşıdıkları sağcı ve sermaye yanlısı fikirlerin, 80 milyonun önemli bir kesiminin çıkarlarına birebir uyduğunu düşünmeleri de en az bir önceki yanılsamaları kadar tuhaf.

Kuşkusuz, siyasal kibir ve otoriterizm arasında doğrudan bir ilişki mevcut. Konjonktürün sağladığı fırsatları değerlendirme yeteneği ile bir yönetim sistemi kurma potansiyeli arasında kayda değer bir fark var. 15 Temmuz darbe girişimi, dönemin siyasi iktidarına bir fırsat sunmuştu. O darbecilerin su katılmamış alçaklığı, yenilmelerine rağmen katıksız bir antidemokratik siyasal gelişmeyi de tetiklemiş olmalarındadır. 15 Temmuz siyasal fırsatçılık için zemin sundu, “lütuf ” tartışması da devreye buradan girdi. Fakat, bir rejimden kurtulmak için 15 Temmuz’u lütfa çevirmek bir şey, tuhaf bir başkanlık rejimini krizsiz bir şekilde hayata geçirebilmekse başka bir şey. Bir yandan eski rejimin öğeleri, bir yandan yeni dönemin ihtiyaçları, öte yandan yeni yönetim rejiminin varlığını borçlu olduğu AKP-MHP-devlet ittifakının AKP tabanı içinde derin bir bölünmeye neden olması… Bunlardan dolayı yaşanan çelişkileri ve sorunları göğüsleyebilecek kadar vasıflı kadroların iktidar saflarında bulunamamaları, hatta esamelerinin bile okunmaması… Hepsi bir araya gelince; adalet, eşitlik, güvenlik, demokrasi, ekonomi, sağlık ve eğitim gibi tüm kritik başlıklarda derin bir kriz yaratıyor.

Hukuki zemini belirsiz olan bir yönetim tarzında, kişiselleşme ve keyfilik gibi yönelim ve tutumlar, partiyi halktan, parti liderliğini parti tabanından, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemindeki tepe hiyerarşiyi de parti liderliğinden kopardı. Bunun sonucunda, Erdoğan’da müthiş bir siyasi gücün yoğunlaştığına şahit olduk. Memleketin Erdoğansız yönetilemez hale geldiği, “tepedeki ne der?” korkusunun tüm devlet işleyişini felç ettiği bir siyasal yapı bu; kurulların, Erdoğan’dan direktif almak için kurulduğu bir yapılanma.

Covid-19, bu yapının tüm zaaflarını açığa çıkarttı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin tıkanıklık yaratan tüm yönlerini ortaya serdi. Örneğin, bir Bilim Kurulu kuruldu ama bu kurul karar alma yetkisine bile sahip değil. Tüm öneriler Erdoğan’a yönlendiriliyor. Kurul, sokağa çıkma yasağı önerdi, ama Erdoğan kendi kurduğu kurulun önerisini dinlemedi. Öyle ki sonunda kurul sanki sokağa çıkma yasağından yana değilmiş gibi saçma bir tablo oluşturuldu. Oysa sokağa çıkma yasağına (salt ekonomik gerekçelerle) karşı olan da bizzat iktidarın ta kendisiydi.

Öfke Her Yerde: Hem Küresel Hem Yerel!

Küresel burjuvazinin, IMF başkanı ya da Financial Times başyazarı gibi gür seslerinin, Covid-19’la beraber iyiden iyiye belirginleşen adaletsizliğin ve eşitsizliğin sürdürülemez olduğunu dile getirmeleri boşuna değil.21 Türkiye, salgının kapitalist küresel üretim zincirinde yarattığı dalgaya, hâlihazırda zayıflamış, ekonomik temelleri titrer haldeyken yakalandı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin, kapitalizme Türkiye’de apaçık bir ahbap-çavuş karakteri kazandırması, Mahfi Eğilmez gibi ekonomistleri bile kızdırdı: “Kapitalizmin bile yalan yanlış bir etik anlayışı vardır. Ahbap çavuş kapitalizminin özelliği o kadarcık etik anlayışın bile yok olmasıdır.” 

Türkiye’nin, vadesi bir yıl içinde gelecek olan 168,5 milyar dolarlık dış yükümlülüğünü ya ödemesi ya da yenilemesi gerekiyor. Salgının ilk aylarında, kâh para basarak, kâh emekçilere biraz daha yüklenerek, çarkların dönmesini sağlamaya çalışan sermaye ve hükümet, haftalar geçtikçe daha da zorlanmaya başlayacak. Zorlanmanın nedenlerinden biri, 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde kitlelerin AKP’den kopmasına neden olan, iktidarın çözülmesinin zeminini oluşturan olgudur: Bu hükümet, adaletsizliği bir işleyiş prensibi haline getiren ve eşitsizlikleri derinleştiren, siyasal sistemi tıkayan bir sekt durumuna gelmiştir. Hükümetin her bir icraatı, salgın karşısındaki her savruluşu, atmakta geciktiği her adım, tıpkı dünyada insanların yavaş yavaş sokağa dökülmesine neden olan öfke patlamasında olduğu gibi, burada da ona yönelik bir öfkeyi biriktiriyor.

Öyleyse, bu öfkenin parçası olan, bu öfkeye yön veren, bu öfkenin antikapitalist bir içerikle sokaklara çıkmasını, örgütlenmesini sağlayacak güçlere ihtiyaç var. Bu güçlerin bir araya gelmesi, tüm dünya adına tarihsel bir öneme sahip. Salgının üstesinden gelinebilecekse, kadın ve erkek işçiler kahramanca direndiği, herkes yılmadan mücadele ettiği için gelinecek. Bugünler, aynı zamanda dayanışmanın önemini, işçi sınıfının üretim ve yeniden üretim süreçlerindeki rolünü gösteren günler. Örgütlü işçi sınıfı, tüm bu öfkeliler nüfusunun siyasal eğilimlerini kendi mücadelesinin etrafında toparlayabilirse, işte o zaman, Türkiye’nin de dünyanın geri kalanıyla birlikte, Covid-19 sonrasına şekil verecek bambaşka bir politik iklime yönelme ihtimali olur.

 

Dipnotlar:

1. Marksist.org, 2020.

2. Hürriyet, 2020

3. BBC, 2020.

4. Blomberghttps://www.bloomberght.com/abd-issizlik-maasi-basvurularinda-yeni-rekor-bekleniyor-2251955

5. Sunar, 2020, COVID-19 SALGINININ SOSYOLOJİK ANALİZİ – 1,

6. Financial Times, 2020. https://www.ft.com/content/d5f05b5c-7db8-11ea-8fdb-7ec06edeef84

7 Karakaş, 2019, s. 7.

https://www.facebook.com/charlie.kimber.96/ posts/10159676924724278

9 Oğur, 2020.

10. a.g.e

11. a.g.e.

12. Cumhurbaşkanı Erdoğan TOBB başkanına toplantı salonunda böyle seslendi gerçekten

13 Tekin, 2020.

14.  a.g.e

15. Marksist.org, 2020.

16. Evrensel, 2020

17. Marksist.org, 2020.

18. Cumhuriyet, 2020

19. http://disk.org.tr/2020/04/covid-19-disk-raporunun-ikincisi-yayinlandi/

20. https: // ww ttb. or g. tr /hab er _g os ter. php ? Gui d= e 34429ca-846e-11ea-9137-e385f12afb6d

21. Gazetenin 3 Nisan tarihli başyazı “Virüs sosyal kontratın kırılganlığını ortaya çıkardı” başlığını taşıyordu. Aktaran Roni Margulies,

 

Kaynakça:

Marksist.org, 2020. https://marksist.org/icerik/Dunya/13862/Brezilya-Hukumet-krizde,-saglik-sistemi-cokmek-uzere

Hürriyet, 2020. https://www.hurriyet.com.tr/dunya/100-bin-ila-200-bin-olumle-cikarsak-iyi-41482234

BBC, 2020. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52418417

Sunar, Lütfi, “Salgınla Mücadelenin İlk Eşiği: Eşitsizlikler”, 2020, COVID-19 SALGINININ SOSYOLOJİK ANALİZİ – 1,

Wolf, Martin, Financial Times, 2020. https://www.ft.com/content/ d5f05b5c-7db8-11ea-8fdb-7ec06edeef84

Karakaş, Şenol, “AKP çözülürken”, Enternasyonal Sosyalizm, 2019, sf. 7.

Oğur, Yıldıray, http://serbestiyet.com/yazarlar/yildiray-ogur/nasil-oldu-da-bu-kadar-yayilabildi-851189

Tekin, Ozan, 2020. Sosyalist İşçi, dijital 3. sayı

Marksist.org, 2020, https://marksist.org/icerik/Yazar/13744/Sira-isci-sinifina-gelecek-elbet!

Evrensel, 2020. https://www.evrensel.net/haber/402851/bisamdan-metal-sektoru-kovid-19-raporu-isci-kendini-risk-altinda-hissediyor

https://marksist.org/icerik/Yazar/13674/Yoksullara-bir-rahat-verin,-parayi-patronlardan-alin!

Cumhuriyet, 2020. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogandan-deprem-vergileri-aciklamasi-1717082

TTB.org.tr, https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e34429ca-846e-11ea-9137-e385f12afb6d

Margulies, Roni, “Egemen sınıfların Merkez Komitesi”, Sosyalist İşçi dijital sayı 3.