Unutmabeni: 1915’in çığlığını duymak

ENTERNASYONAL SOSYALİZM
Tipografi
  • En Küçük Küçük Orta Büyük En Büyük
  • Varsayılan Helvetica Segoe Georgia Times

Unutmabeni: Myosotis, çiçekli bir bitki. Tüm dünyada Ermeni Soykırımı’nın tanınmasını isteyenler tarafından sembol olarak kullanılmaktadır.

Oğur Çalışkan

Ermeni Soykırımı, yani 1915 Olayları, yalnızca büyük bir insani trajedi yaratmakla kalmadı; hem uluslararası hukuku ve literatürü belirlemede hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak şekillenmesinde önemli rol oynadı. Bu coğrafyada modern kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve burjuvazinin oluşumu, büyük ölçüde 24 Nisan 1915’te başlayan sürecin ürünüydü.

İnsanlığa karşı işlenmiş bu büyük suçu, devlet tarafından toplumun en küçük hücresine kadar yerleştirilmiş sistematik bir inkâr politikası ve bu doğrultuda inşa edilmiş devasa bir sessizlik izledi. Ancak gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. 2000’li yılların başlarında, entelektüel çevrelerde ve akademide, 1915 Olayları’na ilişkin bilinç düzeyinde ve buna paralel olarak yazılıp çizilen eserlerin sayısında muazzam bir sıçrama yaşandı. Bunu, 2007’de Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından yüz binlerce kişinin “Hepimiz Ermeni’yiz” diyerek sokaklara fırlaması ve 2008 yılında imzaya açılan “Ermenilerden özür diliyorum” metnine on binlerce kişinin imza vermesi izledi. Böylelikle, Türkiye tarihinin son 20 yılında, 1915 Olayları önce düşün dünyasında tartışmaya açılan, daha sonra ise mağdurları kitlesel bir hareket tarafından sokaklarda anılan bir vaka hâline geldi. Cin şişeden çıktı, inkâr ve sessizlik duvarından ilk tuğlalar çekilmeye başlandı.

Bu süreci taçlandıran ise 2010 yılında Taksim Meydanı’nda yapılan ilk anma eylemi oldu. Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De girişimi ile Devrimci Sosyalist İşçi Partisi aktivistlerinin öncülük ettiği tartışmaların sonucunda, soykırım konusunda çalışan, üreten ve düşünen çevreler, harekete geçerek meseleyi sokaklara taşımaya karar verdiler. Birkaç yüz kişiyle başlayan ve “Bu acı hepimizin” denilerek gerçekleştirilen ilk anmayı, yıllar içinde gelenekselleşen ve binlerce kişiye ulaşan, doğrudan soykırım sözcüğünün kullanıldığı, Türkiye’de milliyetçiliğe ve devlet ideolojisine en büyük meydan okumayı teşkil eden gösteriler izledi.

Bu yüzdendir ki, iki yılı aşkın süredir Türkiye’yi yöneten yerli ve milli ittifak, 24 Nisan anmalarından ölesiye korkuyor ve onları yasaklamak istiyor. Önce 2017 yılında İzmir’de, bu yıl ise İstanbul’da eski Türkiye’nin artıkları, 24 Nisan’ın kurbanlarını anmamızı engellemek için harekete geçtiler. Geçen seneki İzmir atağı başarılı olurken, bu sene İstanbul’da kısıtlarla da olsa anmayı yapmayı başardık.

Yüzleşme mücadelesinin uzun soluklu olduğunu, bu konudaki ilerleme veya gerilemelerin yalnızca 1915 Olayları’na ilişkin faktörlerle açıklanamayacağını biliyoruz. Neoliberalizmin çöküşü tüm dünyada otoriterleşme, güvenlik ve ulus devlet politikalarına dönüş, bunlara bağlı olarak her yerde milliyetçiliğin yükselişi gibi etkileri beraberinde getirdi. Bu dalgayı tersine döndürmemiz, 1915’in kurbanlarını anma ve bugüne dair sonuçlara varma konusunda elimizi güçlendiren bir gelişme olacaktır. Bu makalede, bu çabaya bir katkı sunabilmek için, 1915 Olayları’na ilişkin temel bazı tespitleri derli toplu sunma gayretinde bulunacağım.

1915’e gidilen süreçte Ermeniler

Çok farklı etnik ve dinsel topluluklardan oluşan Osmanlı toplumunda, Ermeniler, Rumların ardından en büyük ikinci azınlığı oluşturuyorlardı. Dâhiliye Nezâreti Sicil-i Nüfûs İdâre-i Umûmiyyesi tarafından hazırlanarak 1336 (1920) senesinde yayımlanan ve 1321 (1905) senesinde yapılan nüfus sayımı ve sayım sonrası oluşturulan nüfus kayıt sistemine dayanan verilere göre, 18 milyon 520 bin 016 kişiden oluşan toplam nüfusun 1 milyon 229 bin 007’si Ermenilerdir.1 Varlığı soykırım inkârına adanmış olan Türk Tarih Kurumu, farklı kaynaklarda 1892-1914 yılları arasında Ermeni nüfusunun 1 milyon 300 bin ile 1 milyon 700 bin arasında değişiklik gösterdiğini kabul etmektedir.2

Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan azınlıkların dillerine, gelenek ve kültürlerine müsamaha gösteriyordu. Ama ekonomik alanda tuttukları güçlü role kısıtlamalar getiriliyordu:

“Hıristiyan halkların sırtından yaşamak, onları kelle vergisine tabi tutmak, ırksal var oluşlanna dokunmamak (...), “ölçüsüz” bir gelişmeye izin vermemek için zaman zaman cezaya uğratmak, aralarında isyan ve başkaldırı mayalarının filizlenmesine müsamaha etmemek (...), Türk iktidarının hoşgörülü liberal görüntüsünün barındırdığı düşünce buydu.”3

Hem azınlık bireylerinin varlığı hem de üretim süreçleri için Ermeniler yine bir haksızlığa tabi tutulmaktaydılar: “On beş ile yetmiş beş yaş arasındaki bütün gayri Müslim erkeklerden bir yıldan diğerine yaşama hakkını elde etmeleri için altmış yıl boyunca bir kelle vergisi -ya da haraç, aşağılama vergisi- alınıyordu. Bundan başka, sürülere konan hayvan vergisi ve gümrük vergisi (Müslümanlar için % 2, Müslüman olmayanlar için % 3,5), teorik olarak sadece bir yıla mahsus toplanması gereken ama hep yürürlükte kalmış olan olağandışı vergiler ve daha sonraları Hıristiyanların kesin biçimde dışında tutuldukları askerî hizmetten muafiyet vergisi gibi vergiler vardı. Bütün vergiler ödendikten sonra köylüye elde ettiği ürünün ancak üçte biri kalıyordu. Ödemeyi reddettiğinde toprağı elinden alınıyor, çoğu kez de hayatını yitiriyordu.”4

Ermeniler 1910’ların başlarında sosyal ve ekonomik hayatta önemli bir rol oynuyorlardı. Öyle ki, Erzurum mebusu Hoca Raif Efendi anılarında, 1915 Olayları sonrası durumu tasvir ederken, şehirde çeşmelerin musluğunu tamir edecek tek bir usta kalmadığını yazıyordu.5

Osmanlı devletinde gayrimüslimlerin geçimlerini sağladığı meslekler arasında hekimlik, sarraflık, kuyumculuk, mimarlık, tüccarlık ve çeşitli zanaat kolları dikkat çekmekteydi.6 Ermeniler özellikle mimarlık konusunda öne çıkıyorlardı. Bunun yanı sıra şehirlere göre Ermenilerin baskın oldukları alanlar değişiklik gösteriyordu. Yozgat’ta el sanatları, Kayseri’de ticaret, terzilik, duvar ustalığı ve kaftancılık, Afyonkarahisar’da terzilik ve kuyumculuk, Bursa’da bezzazlık, iplikçilik ve kürkçülük, Balıkesir’de terzilik, duvar ustalığı, ekmekçilik ve çerçilik, İstanbul’da kuyumculuk, Van’da terzilik ve kalaycılık, Sivas’ta demircilik, dokumacılık ve silahçılık, Harput’ta çizmecilik, Amasya ve Malatya’da kumaşçılık, Gümüşhane ve Erzurum’da gümüşçülük, Erzincan ve Kemah’ta tüccarlık örnekler olarak sayılabilir.7

Öte yandan, Ermeni toplumunun çok güçlü bir içyapısı ve kurumları vardı. Öyle ki, kimi tarihçiler bu işleyişi “devlet içerisinde devlet” olarak tarif ediyorlardı. 8 Ermeni Patrikhanesi, 18. yüzyıldan itibaren tüm piskoposluklar üzerinde tam ve etkili bir nüfuza sahip olmaya başladı. 19. yüzyılda cemaatin önde gelenlerinin ellerinde tutukları iktidarın sorgulanmasının sonucunda bir yenilenme dönemi yaşandı. Ve Ermenilerin idaresi daha merkezi bir yapıya kavuşmuş oldu. Ekonomik alandaki gelişkinlik siyasal hayata da yansıyordu. Ermeniler güçlü kurum ve partileriyle bu alanda da önemli bir yer tutuyorlardı. Örneğin, 1908 ve 1912 seçimlerinde parçalı bir yapı gösteren Ermeni cemaat ve siyasal örgütleri, daha sonra Patrikhane’nin etrafında birleşmişlerdi ve 1913 seçimleri öncesinde Osmanlı idaresiyle mebus sayısı konusunda uzun sürecek pazarlıklara girişmişlerdi. Patrikhane’nin, Ermenilerin nüfusa oranlarına göre 20’den fazla mebus çıkarmalarına ve bunların Ermeniler tarafından seçilmesinin gerekliliğine ilişkin teklifi hemen kabul edilmedi. Aylarca süren görüşmeler sonucunda gelinen nokta, Ermenilerin seçimlere katılmaları olmuş, Ermeni Patrikhanesi ve siyasi partileri bütün direnmelerine rağmen istediklerini elde edememişler ve hükümetin onlara teklif ettiğiyle yetinmek zorunda kalmışlardır.9

Ulus devlete geçiş süreci

Avrupa’da kapitalizmin gelişimi, Osmanlı coğrafyasında da üretim ilişkilerinin köklü bir dönüşümünü beraberinde getiriyordu. Buna eşlik etmek üzere, her yerde ortaya çıkan ulus devletlerin bir benzerinin burada da kurulabilmesi için bir “homojenleştirme” projesi gerekliydi. İttihat ve Terakki, henüz Birinci Dünya Savaşı öncesinde dahi, Anadolu nüfusunu Türk unsuruna dayandıracak şekilde yeniden şekillendirme planları yapıyordu. 

Taner Akçam’a göre, 1913’ten itibaren “etnik Türk unsurunu merkeze alarak, bir nüfus ve iskân politikası olarak hayata geçirilen politikaların iki ayağından söz etmek mümkündür. Birincisi, devlet varlığı için ciddi bir tehdit olarak telakki edilen ve vücuttaki tümörler olarak tanımlanan gayrimüslimlerin (esas olarak Hıristiyanların) Anadolu’dan tasfiye edilmesi; ikincisi Türk olmayan Müslüman toplulukların kültürel asimilasyonları”.10

Abdülhamit’in istibdadına son veren 1908 Devrimi’nin yarattığı özgürlük havası, her fikrin tartışıldığı ve sokaklarda aşağıdan mücadelelerin şekillendiği dönem fazla uzun sürmemiş, bir süre sonra tüm halklar için hayal kırıklığının hakim olacağı bir dönem başlamıştı: “Dönemin kuşkusuz en etkili siyasî aktörü olan İTC’nin giderek belirginleşen merkeziyetçi ve milliyetçi politikası diğer halklar arasında devrim ile ortaya çıkan umudun hızla sönümlenmesine yol açtı. Süreç, Hıristiyanlar başta olmak üzere pek çok halkın Anadolu topraklarından sürülmesi, katledilmesi veya soykırıma maruz kalması ile son bulacaktı.”11

Homojenleştirme projesi “ülkenin toprağından nüfusuna, yer adlarından ekonomisine, kültüründen kamusal sembollerine, ideolojilerinden geçmişine her alanını millîleştirme” amacını güdüyordu. Arus Yumul’a göre: “Bu süreçten kaçınılmaz olarak toplumsal bellek de payını aldı. Zira bellek siyaseti bir kimliğin kurgulanmasındaki temel öğelerden biridir ve ulus devlet oluşturma aşamasında merkezî bir yer tutar. Toplumsal hafızanın denetçileri o belleğin nasıl şekilleneceğini, içinin neyle doldurulacağını tekellerinde tutmak ister. Tekil ve homojen bir toplumsal bellek ancak çoğulcu bir tarihi dizginleyen resmî tarih tezinin oluşturulup yaygınlaştırılmasıyla mümkün olur.”12

1915 Olayları, Türkiye kapitalizminin gelişimi ve ulus devletin doğuşu sürecinde yaratılan toplumsal belleğin temelindeki çarpıklık olarak, kendisinden sonra gelen tüm gelişmeleri belirleyen bir etkiye sahip oldu. 1908’in getirdiği dönüşüm, 1913’te askeri darbeyle iktidara el koyan İttihatçılar tarafından bir karşı devrimle tamamen yok edildi. 

Reform korkusu ve devletin “bekası” 

Soykırımın “Türkleştirme” projesi dışındaki bir sebebi de Ermenilerin sosyoekonomik olarak son derece güçlü ve örgütlü bir toplum olmasıydı. 19. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı’nın Doğu halkları için var olan adaletsizliklerinin azaltılması veya bitirilmesi gereği doğmuştu. Batılı hükümetler de Osmanlı’ya Hıristiyan vatandaşlarını koruması ve haklarını teslim etmesi konusunda baskı yapıyordu.

13 Haziran 1878’deki Berlin Antlaşması çerçevesinde, reform meselesi Osmanlı’nın kabul ettiği bir prensip hâline geliyordu. Ancak Sultan Abdülhamit ve devamcıları, Ermeni halkına verilecek tavizlerin özerkliğe ve bağımsız bir devletin kurulmasına gideceği korkusundaydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı devletinin zayıflığı, bu telaşı derinleştirdi. Beka meselesi, 1915 Olayları’nı hazırlayan ikinci ana sebep oldu.

Ermeni katliamları ve Teşkilat-ı Mahsusa

1915, Ermenilere yönelik gerçekleştirilen ilk katliam değildi. Sason Ermenilerinin 1894’te yaşadıkları eşitsizliklere ve haksız vergilendirme sistemine yönelik itirazlarına, Abdülhamit yönetimindeki Osmanlı devleti tarafından katliamla yanıt verildi. Bir sene sonra  İstanbul’da Hınçaklar tarafından düzenlenen ve binlerce Ermeni’nin katıldığı, Babıâli’ye yürüyüşü hedefleyen protesto gösterisi de kanla bastırıldı.

Zeytun, Van, Adana ve başka yerlerde Ermenilerin öldürülmesine devam edildi. Zira Abdülhamit, Ermenilerin eşitlik taleplerine tahammül edemiyordu. Alman elçisi Prens Radolin, yaptıkları görüşmede, onun “hiçbir şart altında adaletsiz Ermeni baskılarına boyun eğmeyeceğine ve Ermenistan’da kapsamlı reformlar yapmaktansa ölmeyi tercih edeceğine ciddi ciddi yemin ettiğini” aktarıyordu.13

Soykırıma giden süreçteki en önemli uğraklardan biri de hiç kuşkusuz Teşkilat-ı Mahsusa’nın örgütlenmesidir. 1915’te belirleyici rol oynayacak olan bu çetenin tohumları 1911’de atılmaya başlanmış, farklı iddialara göre 1913 veya 1914’te oluşumu tamamlanmıştır. Resmi tarihçiler bunun Trablusgarp ile Balkan Savaşları’nda zorunluluklardan kaynaklanılarak kurulan ve yetkilendirilen bir istihbarat örgütü olduğunu iddia ederler. Hamit Bozarslan’a göre ise örgüt, devletin o dönemki yasa dışı kanadıdır:

“İmparatorluktan çıkış sürecinin son yılları olan Cihan Harbi döneminde, çeteleşme olgusunun en önemli örneğinin İttihat ve Terakki tarafından kurulan ve resmî askeri ve sivil bürokrasinin üstünde yer alan Teşkilât-ı Mahsusa olduğunu söyleyebiliriz. Ermeni soykırımında belirleyici rolü oynayan Teşkilât, hem resmi bürokraside yer tutan, hem de bu bürokraside resmen yer almayan şahıslardan oluşmaktaydı. Teşkilât içinde, Diyarbakır valisi Dr. Reşid’le birlikte, Yakup Cemil gibi sicilleri “devlet adamlığı”nı engelleyen kişiler ve ulemadan ve eşraftan –kişisel ve kolektif biyografyaları henüz yazılmamış- çok sayıda kişinin yer aldığı anlaşılmaktadır. Belli bir ölçüde modern dönemlerin memluk sistemini oluşturan Teşkilât’ın özellikle Balkan ve Kafkasya kökenli elemanları içerdiği yolunda da bazı bilgiler bulunmaktadır. Bir yandan devletin resmen uygulayamayacağı icraatlarla yükümlü olan Teşkilât, diğer yandan Ermeni mallarının yağmalanmasında önemli bir rol oynamakta, bu yolla da, çeteleşme ve kişisel zenginleşme arasında bir bağ kurmaktaydı.”14

Teşkilatın, soykırım öncesi dönemde de Ermenilerin yaşadığı bölgelerde birçok saldırıda yer aldığı, halk arasında büyük huzursuzluk yarattığı ve bu gelişmelerin “daha büyük bir kıyımın habercisi olabileceği” tartışılmaktaydı. 

24 Nisan: Büyük Felaket başlıyor

1915 Olayları olarak bilinen tarihsel vaka, 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece, 240 kadar Ermeni aydınının evlerinden alınıp Çankırı ve Ayaş’a, dönüşü olmayan bir yola sürülmesiyle başladı. İki gün içinde bu sayı 2345’e yükseldi.15 Talat, Enver ve Cemal paşaların yolladıkları şifreli emirlerle tehcir ve katliamlar başladı. Bu coğrafyadaki halkların bir arada yaşama kültür ve geleneğine darbe vuruldu ve bir halk bütünüyle imha edildi.

1915 Nisan’ında, İstanbul hükümeti tüm yerel otoritelere gönderdiği mesajında, Ermenilerin devletin güvenliğine tehdit oluşturduğunu ve imparatorluğun emniyetini muhafaza etmek için bastırılmaları gerektiğini iletmişti. 24 Nisan’da düğmeye basıldıktan sonra, Osmanlı coğrafyasının çok farklı yerlerinden Ermeniler, hiçbir tebligat yapılmadan, sırtındakiler dışında hiçbir şey almalarına izin verilmeden; kadın, çoluk çocuk, yaşlı ayrımı gözetilmeden, Suriye çöllerine doğru sürülmeye başlandılar. Bu yolculuk sırasında akla hayale sığmayacak katliamlar ve tarihe yazılacak bir büyük insanlık trajedisi meydana geldi. 

1915’te bir Alman gazetesindeki tanıklıklarda şu ifadeler kullanılıyordu:

“Bir jandarmanın bize sürgüne zorlanan kadın ve çocuk kafilelerine ne kadar kötü davrandığını en ince ayrıntılarına varıncaya değin anlatmasıyla, içimiz ürperdi. Ermenileri rahatlıkla katletmişlerdi. Her gün on-yirmi ceset koyaklara atılıyordu. Yürüyemeyecek kadar zayıf olan çocukların kafalarını eziyorlardı.”

“Bir gün, erkenden bu kader kurbanlarının kafilesinin geçişini işittik. Bu talihsizlerin içinde bulundukları durumu kelimelere dökmek zor. Ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamıştı; genci yaşlısı, hatta dedeler eşeklerin bile kolay kolay taşıyamayacağı yükler altında iki büklüm ilerliyorlardı. Hepsi birbirine zincirlenmiş, sonra da dik bir kayalıktan Fırat Nehri’nin sularına atılmışlardı. Bu manzara karşısında dehşetten donakaldık. Bize eşlik eden jandarmalardan biri, daha sonra ortadan kaldırılan 3000 kadın ve çocuktan oluşan benzer bir kafileyi Nene Katun’dan (Tercan) aldığını söylüyordu.”

“30 Mayıs’ta, 674 Ermeni, Dicle nehri üzerinde 13 şalopaya bindirildi. Her şalopada jandarma da vardı. Bunlar Musul yönünde yola çıkarıldılar. Yolda jandarmalar para ve giysilerini aldıktan sonra, bütün bu talihsizleri nehre attılar. Parayı yanlarına alıp giysileri bit pazarında sattılar.” “Bağdat demiryolunun bir çalışanı, Ermenilerin gece Fırat Nehri’ne atılmak için toplu hâlde Birecik zindanlarına doldurulduğunu anlattı. Nehrin kıyılarına vuran cesetler kurda kuşa yem oluyormuş.”16

1915 Olayları’na ilişkin en önemli delillerden biri, 2008 yılında milliyetçi tarihçi Murat Bardakçı tarafından yayımlandı. Bu, Talat Paşa’nın kişisel evrakları arasında bulunan, Osmanlı Ermenilerinin durumuna dair 1914 ve 1917’de yapılmış araştırmaları içeren bir rapordu:

“Ham rakamların, gerçek sayıların altında olduğuna işaret eden ve savaş öncesi Osmanlı Ermeni nüfusunu (Protestan Ermeniler hariç) yaklaşık 1.500.000 olarak tahmin eden bir de not düşülmüştü; aynı notta, 1917 yılında, imparatorluğun 23 vilayet ve mutasarrıflığında kalmış olan her mezhepten Ermeni varlığının ise 350.000-400.000 kadar olduğu tahminine de yer veriliyordu. Talât’ın düzeltilmiş rakamlarına göre, 1914 ile 1917 arasında 1.150.000 (veya toplamın yüzde 77’si) dolayında Osmanlı Ermenisi yok olmuştu.”17

Bunun yanı sıra, 1915 Olayları’nın sistematik bir imha planı olduğuna dair dönemin devlet yazışmaları, Taner Akçam’ın 2008 yılında ilk baskısı yapılan ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’ adlı kitabında etraflıca ele alınmıştı. Kitaba adını veren cümlenin geçtiği telgrafta, Talat Paşa, 1915 Ağustos’unda Ankara Valiliği’ne sesleniyor ve “yeni cinayetlerin işlenmesini fuzuli gördüğünü” ifade ediyor. Talat Paşa, Ankara’nın Katolik Ermenilerinin sürülürken öldürülmeleriyle ilgili haberlerin İstanbul’a hızlı ulaşması üzerine yurtdışı baskısıyla karşı karşıya kalınca, Ankara idaresine “üzüntü” belirten böyle bir uyarıda bulunmak zorunda kalıyordu. Aynı eserde, Dahiliye Nâzırı Talat’ın Diyarbakır Valisi Reşit’e yolladığı telgraflar, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in bazı yazışmaları ve başka belgeler incelenmekte, aynı zamanda Osmanlı’nın şifreli resmi yazışmalarında katliamlara yönelik kayıtsızlık ele alınmaktadır.

Uluslararası destek ve tepkiler 

Türkiye’de inkâr politikalarının yarattığı zorluklara rağmen soykırıma ilişkin ulaşılabilen belge sayısı düşünülürse, uluslararası arenada (bilgiye erişimin çok daha kolay olduğu koşullarda) bulunabilecek kanıtın katbekat fazla olduğu açıktır. 1915-1916’da İngiltere’de basılan Mavi Kitap’ta aşağıdakine benzer çok sayıda tanıklık bulunabilir:

“Ermeni nüfusundan arındırılan Dörtyol kasabası, askeri yetkililerin değil Müslüman ailelerin işgaline uğramış. Bütün Ermeniler evlerini terk etmeye zorlanarak uzaklara gönderilmiş ve tahmin edileceği gibi açlıktan kırılıyorlarmış. Ortaya çıkan manzarayı tarif etmek mümkün değil. Boşaltma işlemi başlamadan evvel, İngiliz donanmasıyla temas halinde oldukları ve İtilaf güçleri lehine casusluk yaptıkları suçlamasıyla, önde gelen dokuz tüccar asılmış. 

Zeytun da aynı kaderi paylaşmış. Zeytun’da tek bir Ermeni kalmamış, Türkler bütün evleri işgal etmişler. Dostlarım Zeytunlulara ne olduğunu tam olarak bilmiyor, ancak gerçek olan bir şey varsa o da, Türk yetkililerin çok fazla Ermeni’nin bir arada olmamasına büyük özen gösterdiğidir. Müslümanlaştırma yönünde çabalar da olmuş. Yetkililer, Ermeni aileleri Maraş bölgesindeki Türk köylerine birer ikişer dağıtmaya başlamışlar.

Aynı şeyi Haçin’de de yapmaya çalışmışlar; ama nasıl olmuşsa sadece nüfusun yarısı gitmiş, tabii gidenlerin evleri gene Türkler tarafından işgal edilmiş. Tarsus ve Adana yöresindeki Türkler de 1909 katliamlarının öncesindeki tutumlarını sergilemişler. 

(…) Uzun yıllar İzmir’de, daha sonra da Bardizag’da misyonerlik yapmış olan Dr. Mc Naughton 30 Ermeni’yle birlikte Ankara’ya sürülmüş. Yapılan tek suçlama, bu insanların ya doğrudan Hınçak Partisi üyesi oldukları, ya da buraya üye olan arkadaşları olmasıymış. Paralara el koyma, soygun, hakaret artık sıradan olaylar. Durum Abdülhamit döneminden daha kötü. Bütün bunları söyleyen Dr. Mc Naughton 35 yıldır Türkiye’de yaşıyor ve Türkçe biliyor. Kayseri’de 8 Ermeni asıldı. Aynı anda İstanbul’da da 26 kişiyi astılar. Bütün bu olaylar Avrupalı güçler Ermeni katliamlarından Türk yetkilileri sorumlu tutacaklarını açıkladıktan hemen sonra yaşandı. Hapis ve sürgün rutin bir uygulama halini aldı. Misyoner din adamı sözlerini, “kurtulduğuma sevinmem gerek” diye bitiriyor.”18

Öte yandan, “insanlığa karşı suç” ifadesi, henüz soykırım kavramının olmadığı bir ortamda, literatüre 1915 Olayları sebebiyle girdi. Osmanlı İmparatorluğu ile savaş hâlinde olan Müttefik Devletler, Fransa, İngiltere ve Rusya ortak bir deklarasyon yayımladılar:

“Takriben bir aydan beri Ermenistan’ın Türk ve Kürt halkı, Osmanlı idaresi memurlarıyla birlikte ve çoğu zaman bunların yardımıyla Ermenileri yok etmektedir. Bu tür katliamlar nisan ayının ortalarına doğru Erzurum, Tercan, Eğin, Bitlis, Muş, Sason ve Zeytun’da ve bütün Kilikya’da yapıldı. Van civarında yüze yakın köy ahalisinin hepsi öldürüldü. Van içinde Ermeni mahallesi Kürtler tarafından ablukaya alındı. Aynı zamanda Osmanlı hükümeti İstanbul’da zararsız Ermeni ahaliye kötü davrandı. Türkiye’nin insanlık ve medeniyete karşı işlediği bu yeni suçlardan dolayı gerek Osmanlı hükümetinin bütün üyelerini ve bu tür katliamlara katılmış bütün memurlarını şahsen sorumlu tutacaklarını İtilaf hükümetleri Babıâli’ye açıkça bildirirler.”19

Hatta, bu deklarasyondan sonra, daha önce şifreli mesajlarla ve gizli kapaklı sürdürülen tehcir emirleri, Talat Paşa’nın sorumluluğu tek başına almak istememesiyle birlikte resmi kılıfa sokulmaya başlandı. Böylelikle Talat Paşa, 26 Mayıs 1915 günü Sadaret’e 270 no’lu tezkireyi sunar. Meclis-i Vükela tarafından “Ermenilerin nakl ve sevklerini îcab etdiren esbab-ı siyasiyye ‘Meclis-I Alî-i Vükelaca ittihaz ve tebliğ olunan karar’” şeklinde 31 Mayıs 1915’te kabul edilir.20

Uluslararası arenada soykırıma ilişkin önemli bir diğer kaynak ise Malta yargılamalarına ilişkin belgelerdir. Bunların önemi yalnızca 1915’e ilişkin gerçekleri açığa sermeleri değil, Türkiye devletinin devamlılığı açısından ortaya sunduğu verilerdir. Konuya ilişkin yazılan bir kitabın önsözünde belirtildiği gibi:

“Cumhuriyetin kuruluşunda Maltacıların harcı bulunduğu gibi bunların kökleri günümüze dek uzanmaktadır; 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan İnönü’nün restorasyon hükümetinde iki Maltacının çocuğu bulunmaktadır. Enver Paşa’nın kuzeni olan Hasan Tahsin Uzar’in oğlu Celalettin Uzer 1960 darbesinden sonra kurulan İttihatçı Paşa İnönü’nün 28. hükümetinde İmar ve İskan Bakanı, Ziya Gökalp’ın kuzeni Fevzi Pirinççioğlu’nun oğlu, Vefik Prinççioğlu da aynı kabinede Devlet Bakanıdır. Enver’in eniştesi Kazım Bey (Orbay), 1944-46 yıllarında Genelkurmay Başkanı, 1960 askeri darbesinden sonra restorasyon meclisi başkanıdır. Bir bilgi olsun diye, ünlü Teşkilat-ı Mahsusa Komutanı Fuat Bulca’nın yardımcısı Teşkilat-ı Mahsusacı General Fahri Özdilek’in de 27 Mayıs darbecilerinden biri olup restorasyonda Tabii Senatörlüğe getirildiğini belirtelim. Şeyhülislam Hayri Efendi’nin devamı olarak eski bakanlardan ve ara rejim başbakanı Suat Hayri Ürgüplü de ayrı bir süreklilik sembolüdür.”21

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı devletinin müttefiki olan Almanya’nın soykırımı destekleyen bir unsur olarak görülebileceğine dair çok sayıda delil vardır. Örneğin, bu ülkenin Trabzon Konsolosu Heinrich Bergfeld, 1918’in sonuna gelindiğinde hâlâ yaşananları savunabiliyordu:

“Savaşın başladığı sıralar, Ermenilerin tutum ve zihniyetlerinden dolayı, sadece erkeklerin değil tüm ailelerin sürülmesi kanaatimce zorunlu olan askerî bir tedbirdi.”22

Başka konsoloslar ürkek de olsa soykırımdan bahsetseler ve Almanya bir aşamada uluslararası diplomasinin kendisini getirdiği yerin sonucu olarak Türkiye’ye protesto notu iletse de, son tahlilde Alman emperyalizminin çıkarları doğrultusunda davranıldı. Alman büyükelçisinin Amerikan büyükelçisine, Ermenilerin durumu nedeniyle Türkiye’nin iç işlerine karışmayacaklarını açıkça söylediği, son tahlilde “Almanya devletinin tek hedefinin savaşı kazanmak olduğunu” vurguladığı bilinir. Daha da ileri gidersek, Alman Başbakanı Theobald von Bethmann Hollweg, 1915’in Kasım’ında açıkça şunu diyordu: “Bizim yegâne amacımız savaşın sonuna kadar Türkiye’yi kendi yanımızda tutmaktır. Bunun için Ermenilerin yok olup olmaması bizim için fark etmez.”23

Almanya’nın onay veren veya destekleyen tutumunun yanında, İngiltere ve Fransa’nın da düşmanlarına karşı yürüttükleri diplomatik savaş dışında sahada pratikte Ermenilerin katledilmesine karşı sessiz kaldığı, hatta zaman zaman bunu önemsemediği söylenebilir.

Uluslararası hukuk literatürüne soykırım kavramının girişi 

Türk milliyetçiliğinin 1915 inkârındaki bir dizi önemli açıktan biri de uluslararası hukuka soykırım kavramının girişinin Holokost’la birlikte 1915 Olayları’yla da yakından ilişkili olmasıdır.

  Soykırım kavramını 1944’te ilk kez ortaya atan ve 1948 yılında Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin kabul edilmesini sağlayan isim olan Raphael Lemkin, bu kavramsallaştırmaya Ermenilerin yaşadıklarından çok etkilendiği için gitme ihtiyacı duymuştu.

1915 Olayları’nın baş mimarı Talat Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikler zafere doğru ilerlerken Berlin’e kaçmıştı. Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaklar) ise 1920’den itibaren “Nemesis Operasyonu” adı altında soykırımı planlayanlara yönelik suikastlara başlamıştı. Talat Paşa, bu kapsamda, 1921 yılında Berlin’de gün ortasında, soykırımda ailesi gözü önünde katledilen Soğomon Tehlirian adlı bir Ermeni genci tarafından vuruldu. Tehlirian, yargılamasının sonucunda, cinayete ilişkin hiçbir inkârı olmamasına rağmen, yaşadıklarını anlattıktan sonra jüri tarafından beraat ettirildi. Lemkin genç bir hukuk öğrencisiyken davayı takip ediyordu. Bir hocasıyla tartışırken, Talat Paşa’nın yaptıklarının cezalandırılmasını sağlayacak bir uluslararası hukuk kuralı olmadığı yanıtını aldı. Bununla birlikte Malta yargılamalarını ve 1915’in suçlularının beraatını izledi. Polonyalı bir Yahudi olan Lemkin, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin gerçekleştirdiği sistematik imha ile bir soykırım mağduru oldu. Ailesinden 50 kişiyi kaybetti. ABD’ye gittiğinde bu barbarlığı uluslararası hukuka sokmak için çalışmalarını artırdı. Ancak her fırsatta, yola çıkarkenki motivasyonunun Ermenilere yapılanlar olduğunu vurguladı. Zaten 1915 Olayları ile ilgili tuttuğu dosya da yayımlanmıştı.

Soykırımın ekonomi politiği

Türkiye’de mücadele eden sosyalistler açısından 1915 Olayları’nın en önemli yanlarından biri, Ermeni mülklerinin gasp edilmesinin yarattığı sonuçlardır. Toplumun %10’una yakın bir kesiminin mallarına zorla el konulup bunların başkalarına dağıtılması, Türkiye kapitalizminin ve egemen sınıfının nasıl oluştuğu hakkında fikir veriyor.

Emval-i Metruke kanununa ilişkin yalnızca resmi Meclis tutanakları ve kanunlardan yola çıkılarak hazırlanmış kapsamlı bir çalışması olan Nevzat Onaran, bu adaletsizliğin resmini çekerken bir yandan da Türk kapitalistlerinin nasıl zenginleştiğini açıklamaktadır. “Hazineye ait ‘terk edilen ya da terk edilmiş’ taşınmaz mallar dâhil gerekli gayr-i menkulün belediyelerden ticaret ve sanayi odalarına, borsalara satışı da bir kanunla düzenlenir” diyen Onaran, o dönem açılan bankalara ve sanayi komplekslerine dikkat çekerek şöyle diyor:

“Kanunla, Türk ve gayr-i Türk ayrımının çalışma hayatında yaşandığı bir dönemde böylesi bir düzenlemeyle Türk sermayedarların odalar şeklinde örgütlenmesi ve fabrika kurmasına gerekli arazi ve arsa ‘üretilmesi’ ve satılması sağlanır.”24

1915 Olayları konusunda en fazla yazıp çizen isimlerden Taner Akçam, malların gasp edilmesinin, İttihat ve Terakki’nin tehcirle yapmak istediği şeyin bir halkı toptan imha etmek olduğunu ispatladığını dile getiriyor:

“Hükümet sürgüne yolladığı Ermeni vatandaşlarının alacaklarına ilişkin senetlerini tahsil etmesine, mallarını satmasına ve üçüncü bir kişiye bırakmasına müsaade etmemekte, ayrıca “zamanla çürüyecek” kategorisi ile de emlakin yağmasına kapı açmaktadır. Ermenilere sürgüne gönderileceklerinin bildirildiği tarih ile sürgüne yollandıkları tarih arasındaki zaman süresinde yaptıkları her türlü taşınır-taşınmaz mal satışı ve devredilmesinin geçersiz sayılması, yapılmış işlemlerin iptal edilmesi son derece önemlidir.”25

Akçam da askeri giderlerin karşılanması, hükümetin çeşitli ihtiyaçlarına harcanması gibi maddeler arasında, Ermeni mülklerinin Türkiye burjuvazisinin doğuşuna yardım ettiği fikrine katılıyor:

“Ermenilerden kalan mallar, Müslüman bir burjuva sınıf yaratmak amacıyla, bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük peşin ödeme veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara dağıtılmıştır. (…)

Amaç, sadece Ermenilere ait malların basitçe mevcut Müslüman şirketlere aktarılması değildir. Konuya, Müslümanlar arasında ticari hayatı teşvik ve katılımı gerçekleştirecek sosyal bir proje olarak yaklaşılmaktadır. … Müslüman ahalinin şirket kurmaya teşvik edilmesi, kendilerine bu amaca uygun olarak yardım ve himaye edilmesi gerektiği hatırlatılır.”26

Türklük Sözleşmesi kitabının yazarı Barış Ünlü ise ekonominin millileştirilmesinin, sermaye sahibi sınıfların kimliğinin değiştirilmesinden daha geniş bir çerçeveye oturtulması gerektiğini savunuyor: “Bu kanlı servet transferi, Türkiye’de milli burjuvazinin, yani Müslüman-Türk burjuvazinin oluşumunu anlamak açısından hayati bir öneme sahip. Nitekim bu yönde yapılan çalışmalar giderek artıyor. Fakat sadece ekonomiye baksak bile, bunun etkilerini sadece burjuvaziye bakarak anlayamayız. Ermenilerin ve mübadeleyle gönderilen Rumların 1910’lardaki nüfus oranı eğer korunsaydı, bugün Türkiye’de 20 milyona yakın Ermeni ve Rum olacaktı. Şimdi 20 milyonun birkaç yıl içinde Türkiye’den “kaybolduğunu” ve bunun sonuçlarını tahayyül etsek, 1910’lar ve 1920’lerdeki nüfus mühendisliğinin devasalığını da daha iyi anlarız gibime geliyor. Demek istediğim, ekonominin millileştirilmesini sadece milli burjuvazinin oluşması anlamında değil, üretimi, mülkiyeti, ticareti, bölüşümü ve istihdamıyla ekonominin genel olarak millileştirilmesi olarak düşünmeliyiz bence.”27

Osmanlı toplumunun 1914’teki sermaye yapısında Müslümanların payı yüzde 15, Rum Ortodoksların payı yüzde 50, Ermenilerin payı ise yüzde 20, Yahudilerin payı yüzde 5, yabancı ülke vatandaşlarının payı ise yüzde 10 idi. Türk egemen sınıfı, Rumların ve Ermenilerin imhası yoluyla mülk sahibi olarak sömürü düzeninin başına geçti.

İnkârın kökeni

Osmanlı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, hem bir ulus devlet inşası hem de sermaye sınıfının serpilmesi açısından 1915 Olayları’na dayandığı için, bu konuda on yıllar içerisinde muazzam bir inkâr ve sessizlik duvarı inşa edildi.

Bu, cumhuriyetin ilk yıllarında, böyle bir şeyin hiç yaşanmadığı; ilerleyen dönemlerde “bizim kimseyi katletmediğimiz”, daha sonra “ihanete uğradığımız için” bir şeyler yaptığımız, en son olarak ise “karşılıklı acıların yaşandığı” şeklindeki kılıflara bürünerek gerçekleştirildi.

Uluslararası Soykırım Gözlem Örgütü başkanı Gregory H. Stanton, 1996’da “Soykırımın Sekiz Aşaması” isimli bir rapor hazırladı. Buna göre, soykırımların son aşamasını “inkâr” kısmı oluşturuyordu: 

“Toplu mezarlar saklanır. Tarihi kayıtlar yakılır ya da tarihçilere yasaklanır. Suçu işleyenler, haklarındaki raporları reddeder. Bu inkarcılar sonraları ‘revizyonist’ olarak adlandırılır. Bazıları da ölü sayısını az gösterir, suçu işleyen gruptaki ölümlerin kurban ölümlerinden daha fazla olduğunu ya da ölümlerin iç savaş neticesinde gerçekleştiğini iddia ederek, cinayetlerin soykırımın hukuki tanımına uyup uymadığı konusunda tartışma yaratırlar. İç savaş ve soykırım birbirinden ayrışık değildir. Soykırımların çoğu savaşlar esnasında gerçekleşir. Soykırımın en güçlü panzehiri adalettir.”28

Türkiye devletinin bunların bütününe başvurduğu söylenebilir. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, 1915 ve sonrasında el konulan mülklerle ilgili hak iddia edenlere bilgi veremiyor. Osmanlı tapu kayıtlarının internet ortamına aktarılması gündeme geldiğinde MGK bunun “milli güvenliği zayıflatacağını” yönünde görüş bildirmişti. Türk resmi tarih tezi, soykırım hakkındaki tüm raporları kolayca yalanlanabilir gerekçelerle reddediyor. “Asıl Ermenilerin bizi katlettiğini” iddia ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcılığında “karşılıklı acıların yaşandığı”, yani meselenin çok boyutlu bir iç savaşın üzücü bir parçası olduğu tezi işleniyor. Ve son olarak, “üzücü olaylar” yaşanmış olsa da meselenin hukuki olarak soykırım diye tanımlanamayacağı konusunda ciddi bir diplomasi ve lobi faaliyeti yürütüyor.

Hayko Bağdat’ın deyimiyle “kasabanın sırrı” olan soykırım konusunda, yerli ve milli olan tüm siyasi hareketler, bunların radikal sola sızmaya çalışan çeşitli uzantıları dahil kolayca “milli” bir mücadelede birleşebiliyorlar.

Yüzleşme mücadelesi ve sol

Bu inkâr duvarı o kadar yüksek ki, toplumda en radikal fikirleri savunması gereken sosyalist hareketler dahi meseleye on yıllar boyunca ilgisiz kalmış. Türkiye solunun Stalinizm ve Kemalizmin tuhaf bir birleşiminden beslenen ideolojik altyapısı, farklı farklı başlıklarda milliyetçiliğe karşı güçlü bir savaş açılmasının önündeki en büyük engel.

Geçmişte bunu aşmaya en çok yaklaşanlar, 1970’lerde Kemalizm ile kopuşa giden Kaypakkaya’nın siyasi çizgisi, 1980’lerin ilk yarısında 1915 Olayları’nı kongre kararıyla tanıyan Kurtuluş hareketi, sonunda Ermenileri “ulusal demokratik devrim” diye bir şeye çağırsa da katliamlar yaşandığını karara bağlayan Türkiye Komünist Emek Partisi olarak sıralanabilir. Ancak bunların etkisi çok sınırlıydı, sol içerisinde dahi gündemi belirleyemiyordu. 

Levon Ekmekçiyan 12 Eylül’ün kurbanı olan solcular arasında sayılmıyor, Ermeni devrimciler hâlâ mücadele ettikleri örgütlerde Türkçe lakaplar kullanmak zorunda kalıyorlardı.

Bu makûs talihi Hrant Dink’in mücadelesi değiştirdi. Agos’un kurulması, Dink’in kapsayıcı ve etkileyici üslubu, yıllar içinde Ermeni sözcüğünü siyasi tartışmaların içine tekrar taşımayı başardı. Onu hedef hâline getiren ve sonunda öldüren mekanizma, tam da bu özelliğinden nefret ediyordu.

Hayatı muazzam bir mücadele olan Hrant Dink’in ölümü de yeni bir sayfa açtı. Onun cenazesinde “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek sokağa çıkan yüz binler, yıllar sürecek olan ırkçılık karşıtı bir seferberlik dalgasını müjdeliyordu. Cenazeden bir yıl sonra “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası imzaya açıldı, 30 bini aşkın kişiye ulaştı. 2010 yılında Taksim’de ilk sessiz anma gerçekleştirildi. 2015 yılında Kamp Armen’in işgaline karşı başlayan eylemler, kazanımla sonuçlandı. Bugün artık TBMM kürsüsünde 1915 Olayları’nın tanınması için önerge veren bir vekilimiz var.

Bütün bunların sonucunda, solda egemen olan anlayış da değişti. Artık soykırım anmalarımızı protesto etmeye gelen 30 kişilik HKP grubu veya “AB emperyalizmine karşı” yıllardır mahkemelerde inkâr mücadelesi veren Doğu Perinçek gibileri solun saflarında sayılmıyor. Sosyal şovenizmden ve ulusalcılıktan bir türlü kurtulamayarak 1915’i “karşılıklı acılar” çerçevesinde ele alanlar, yani AKP’nin 2014 ve 2015’te yayımladığı açıklamalardan öteye gidemeyenler, Ermeni sorunu söz konusu olduğunda sol içerisinde hegemonyalarını yitirmiş durumdalar. Meseleyi adlı adınca “soykırım” diyerek ele alan çok sayıda örgüt ve parti bulunuyor.

Bütün bunlar son derece olumlu. Ancak asıl işimiz, tüm toplumda yüzleşmenin Türkiyeli herkese iyi geleceğiyle ilgili argümanı kazanmak, Ermenilerin acısını paylaşıp inkârı bitirme konusunda kitlesel bir hareketin inşa edilmesini sağlamak. 2015 yaklaşırken bu konudaki umutlarımız yeşermişti, olmadı. Pes etmek yok, mücadeleye devam.

Enternasyonal Sosyalizm, Sayı 2

Dipnotlar:

1 Orhan Sakin, 1914 Nüfus İstatistiğine Göre Ermeni Cemaatinin Nüfusu, http://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/1914-nufus-istatistigine-gore-ermeni-cemaatinin-nufusu/

2 TTK Başkanlığı, Osmanlı Devleti’nde Ermeni nüfusu, s.11, http://dunyasavasi.ttk.gov.tr/upload/files/Ermeni_Dosyasi/Ittihat_Terakki/ErmeniNufusu.pdf

3 Frederic Macler, Autour de l’Armenie, Paris, E. Nourry, 1917, s.183. Varandian’ın Les Origines du Mouvement armenien adlı kitabının bir çevirisinden, 1.1, Geneve, 1912.

4Yves Ternon, Bir Soykırım Tarihi: 20 Yıl Sonra “Ermeni Tabusu” Davası, 1977, Belge Yayınları, s. 62-63

5 Osman Köker ile röportaj, Soykırım Anadolu’ya Ne Kaybettirdi?, https://www.bianet.org/bianet/azinliklar/146085-soykirim-anadolu-ya-ne-kaybettirdi

6 Zelkif Polat, Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin Sosyo-Ekonomik Yapısından Kentsel Kesitler, s.8, http://haypedia.com/makale/Osmanl%C4%B1%20Tarihi/efc15825-8290-4b88-ba6c-0bcc6e45f907.pdf

7 a.g.e., s. 8

8 Raymond H. Kevorkian & Paul B. Paboudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, 2012, Aras Yayınları, s.14

9 Recep Karacakaya, Meclis-i Mebusan Seçimleri ve Ermeniler (1908-1914), s. 140 http://dergipark.gov.tr/download/article-file/9934

10 Taner Akçam, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, 2008, İletişim Yayınları, s. 37

11 Can Irmak Özinanır, 1908: Devrim Düşlerinden Kâbusa, AltÜst, sayı 23, http://www.altust.org/2016/09/1908-devrim-duslerinden-kabusa/

12 Arus Yumul, Ulusal Bellekten Ortak Belleğe, AltÜst, http://www.altust.org/2012/02/ulusal-bellekten-ortak-bellege/

13 Vahakn N. Dadrian, Ermeni Soykırımı Tarihi: Balkanlardan Anadolu ve Kafkasya’ya Etnik Çatışma, 2008, Belge Yayınları, s. 256

14 Hamit Bozarslan, Türkiye’de Devlet, Komitacılık ve Çetecilik Konusunda Birkaç Hipotez, 2005, Resmi Tarih Tartışmaları-1 Ed. F.Başkaya, Özgür Ün. Kitaplığı, s. 181

15 Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Yeni Matbaa, 1950, s. 620

16 V. Yeghiayan & L. Fermanian, Rafael Lemkin’in Ermeni Soykırımı Dosyası, 2009, Belge Yayınları, s. 81-82

17 Ara Sarafian, Talât Paşa’nın Ermeni Soykırımı Raporu, Gomidas Enstitüsü Araştırma Dizisi, 2011, Taderon Press, s. 6

18 James Bryce & Arnold Toynbee, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916, 2009, Gomidas Enstitüsü, s. 53-54

19 Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1987, s.605

20 Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1918), 2008, İletişim Yayınları, s. 286

21 Ali Sait Çetinoğlu (önsöz), Malta Belgeleri: İngiltere Dışişleri Bakanlığı “Türk Savaş Suçluları” Dosyası, 2007, Belge Yayınları, s. 14

22 Wolfgang Gust, Alman Belgeleri: Ermeni Soykırımı 1915-16, 2012, Belge Yayınları, s. 128-129

23 a.g.e. s. 134

24 Nevzat Onaran, Emvâl-i Metrûke Olayı: Osmanlı’da ve Cumhuriyette Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, 2010, Belge Yayınları, s.230

25 Taner Akçam, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, 2008, İletişim Yayınları, s. 215

26 a.g.e., s. 228

27 Yetvart Danzikyan, “Son 100 yıllık Türkiye tarihi 1915’i hesaba katmadan analiz edilemez”, 23.04.2018, Agos gazetesi, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/20529/son-100-yillik-turkiye-tarihi-1915i-hesaba-katmadan-analiz-edilemez

28 Jineps, Sekiz aşamada soykırım, çev. Serap Canbek, 2012, https://www.jinepsgazetesi.com/sekiz-asamada-soykirim-12577.html